Tüm İslam Kütüphanesi

85 - Feraiz

1

Cabir b. Abdullah şöyle anlatmıştır: Ben hastalandım. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile Ebu Bekir yürüyerek beni ziyarete geldiler. Bana geldiklerinde bayılmışım. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem abdest alıp abdest suyundan benim üzerime serpmiş. Sonra ayıldım. Kendisine "Ya Resulallah! Ben malım hususunda nasıl davranayım? Malım hususunda nasıl hükmedeyim?" diye sordum. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana hiçbir cevap vermedi. Nihayet miras payları ayeti indi. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buharl'nin attığı başlıktaki "feraiz" kelimesi "farıza"nın çoğuludur. Tıpkı "hadaik" kelimesinin "hadıka"nın çoğulu olduğu gibi. "Farıza" "kesmek" anfamına olan "farz" kökünden alınma olup, "faııe" kalıbında ve ayrılmış paylar anlamınadır. Ragıb şöyle der: Arapça'da "el-farz" sert olan bir şeyi kesmek ve ona tesir etmek anlamına gelir. Miras olarak bırakılan mallara "feraiz" ismi, ayetteki "nasiben mafrCıdan" ifadesinden alınmıştır. MafrCıd, takdir edilmiş veya malum ya da başkalarından kesilip ayrılmış anlamına gelir

2

Ebu Hureyre r.a.'nin nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Zandan sakının! Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin özel hayatını işitmeye çalışmayın, birbirinizin mahrem hayatını araştırmayın. Birbirinize karşılıklı kin beslemeyin, birbirinize arka dönüp yüz çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Birbirinize kardeşler olun." Fethu'l-Bari Açıklaması: Ukbe b. Amir'in "Zanna dayanarak konuşanlardan önce" şeklindeki ifadesi, o zamanın insanlarının nassın çizgisinden ayrılmadıklarına, onu aşmadıklarına ve bazılarından görüşe dayanarak nakledilen fetvanın nispeten az olduğuna işa- . ret etmektedir. Bu ifadede ayrıca reye dayanarak hüküm veren birçok kişinin sebep olduğu şeylere uyarı vardır. Bazıları Ukbe'nin maksadı, feraiz ilminin yok olmasından ve ilme dayanmaksızın sırf zannına göre konuşan kimselerin ortaya çıkmasından öncesine dikkat çekmektir• demişlerdir. İbnü'l-Müneyyir şöyle demiştir: İmam Buharl'nin, Ukb.e'nin feraize dair ifadesini başlık olarak kullanmasının sebebi, bu ilmin diğerlerine nazaran daha kapsamlı olmasındandır. Çünkü feraiz ilminde ağır basan taraf, taabbudllik, reye yer olmaması ve zanna göre konuşma!!ın sınırlarının tespit edilebilir qlmamasıdır. Diğer ilim dalları ise bunun aksinedir. Çünkü o dallarda reye yer vardır ve genellikle reye dayanarak sınırlarını tespit etmek mümkündür. Bu açıklamadan yukarıdaki merfu hadisin başlık için hangi münasebetle seçildiği ortaya çıkmaktadır. Bazılarına göre hadisin başlığa uygunluğu, zanna göre amelin yasaklanmasının, i1me göre ameli teşvik içermesine işaret etmesinden dolayıdır. Bu da feraiz ilminin öğrenilmesinin bir yan koludur. Feraiz ilmi genellikle daha önce açıklandığı üzere ilim yoluyla öğrenilir. İmam Buhari bundan sonra Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği "Zandan kaçınınız" hadisine yer vermektedir. Bu hadis bir başka açıdan edep bölümünün baş taraflarında "Karşılıklı Kıskanmanın Yasaklığı" başlığı altında geçmişti. Orada hadis yeteri kadar açıklanmıştı. Hadiste buradaki zandan maksadın ne olduğu da açıklanmakta ve bunun herhangi bir esasa dayanmayan şeyolduğu vurgu lanmaktadır. Bir Müslüman hakkında kötü zan beslemek de buna dahildir

3

Aişe r.anha'nın nakline göre Hz. Fatıma ile Abbas, Ebu Bekir r.a.'e gelerek Fedek ve Hayber topraklarından hisselerini istediler

4

Aişe r.anhs.'nın nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Biz Nebiler topluluğuna mirasçı olunmaz. Geriye bıraktığımız her mal sadakadır" buyurmuştur

5

Malik b. Evs b. el-Hadesan şöyle demiştir: -Hadisi Malik b. Evs'ten nakleden İbn Şihab şöyle dedi: Muhammed b. Cubeyr b. Mut'im bana Malik b. Evs'in hadisinden bir kısmını nakletmişti. Ben bu hadisi bizzat Malik b. Evs'ten işitmek için gidip huzuruna girdim ve kendisine bu hadisi sordum. O da şöyle anlattı:- Ben Ömer (r.a.)'in huzuruna gittim. Bu sırada halife Ömer'in kapıcısı Yerfe içeriye girdi ve "Ey mü'minlerin emiri! Osman, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. el-Avvam, Sa'd b. Ebi Vakkas'ın girmelerine müsaade eder misiniz?" dedi. Hz. Ömer "Evet" dedi. (Adı geçenler içeri girdiler, selam verip oturdular.) Biraz sonra Yerfe yine geldi ve "Ali ile Abbas da geldiler, izin verir misiniz?" dedi. Hz. Ömer "Evet" dedi. (Bunlar da içeri girdiler. Selamdan sonra) Abbas "Ey mü'minlerin emiri! Benimle şu Ali arasında hüküm ver!" dedi. Hz. Ömer orada bulunanlara "Gök ve yerin izniyle ayakta durmakta olduğu Allah hakkı için soruyorum: Sizler Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in 'Biz Nebiler topluluğuna mirasçı olunmaz. Geriye bıraktığımız her mal sadakadır.' buyurduğunu ve bu sözüyle kendini kastetmekte olduğunu biliyorsunuz değil mi?" dedi. Hz. Osman ve arkadaşları "Evet, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) böyle buyurdu" dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer, Ali ve Abbas'a dönüp "Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in kendisini kastederek böyle buyurduğunu siz de biliyorsunuz değil mi?" dedi. Ali ve Abbas "Evet, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) böyle buyurdu" dediler. Hz. Ömer şöyle devam etti: "Şimdi ben size bu malın hukuki durumunu bildireyim. Allahu Teala bu ganimette (fey) tasarrufu Resulüne tahsis etti. Ondan başka kimseye bu hakkı vermedi. Allahu Teala şöyle buyurdu: 'Allah'ın onlardan mallarından Nebiine verdiği ganimetler için siz at ve deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, Nebilerini dilediği kimselere karşı üstün kılar. Allah her şeye kadirdir.' (Haşr, 6) Bu mal özellikle Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e mahsustu. Sonra vallahi o bu malı sizi bir yana bırakıp da kendi mülküne katmadı, sizi dışlayıp da kendine özel de kılmadı. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu fey malını size verdi ve aranızda taksim etti. Nihayet o feyden bu mal kaldı. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ailesinin bir senelik nafakasını bu maldan ayırır, sonra kalanını alır, onu da Allah'ın malının sarfedileceği yerlere harcardı. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu malı kendi hayatında böyle kullandı. Ey topluluk! Sizlere Allah adına soruyorum: Sizler bunun böyle olduğunu biliyorsunuz değil mi?" dedi. Onlar da "Evet böyledir!" diye tasdik ettiler. Sonra Hz. Ömer Ali ile Abbas'a hitaben "Sizin ikinize de Allah adına soruyorum: Sizler de bunun böyle olduğunu biliyorsunuz değil mi?" dedi. Onlar da "Evet" deyip tasdik ettiler. Hz. Ömer şöyle devam etti: "Sonra Allah Nebiini vefat ettirdi. Ebu Bekir 'Ben Allah'ın Resulünün velisiyim' dedi ve o mallara el koydu, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in kullandığı gibi kullandı. Sonra Allah Ebu Bekir'i de vefat ettirdi. Ben de 'Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in velisiyim' dedim ve onları iki sene önce teslim aldım. Onları Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve Ebu Bekir'in kullandığı gibi kullanmaktayım. Sonra ikiniz bana geldiniz. Sözünüz bir, işiniz dedikodu idi. Ey Abbas! Sen bana geldin, benden kardeşinin oğlundan payına düşen hisseni istiyordun. Ali de bana geldi, hanımının babasından payına düşen hissesini istiyordu. Ben 'İsterseniz bu hurmalıkları size bu şartla geri vereyim' dedim. Şimdi siz benden bundan başka bir hüküm mü istiyorsunuz? Gök ve yer izniyle ayakta duran Allah'a yemin ederim ki ben kıyamet kopuncaya kadar bu mallar hakkında bundan başka bir hüküm vermem. Eğer siz bu malları idareden acizseniz onları bana geri verin. Ben onları sizin hesabınıza yeterlilikle idare ederim."

6

Ebu Hureyre r.a.'nin nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "(Vefatımda) benim mirasçılarım dinar paylaşmazlar. Eşlerimin nafakalanndan ve işçimin ücretinden geri kalanlar sadakadır

7

Sayın kullanıcı, bu konuşma boyunca onlarca hadis ve Fethu'l-Bari şerhi metni paylaştınız. Her seferinde ne yapmamı istediğinizi sormama rağmen henüz bir yanıt vermediniz. Size yardımcı olabilmem için lütfen talebinizi açıkça belirtiniz: Bu metinleri başka bir dile çevirmemi mi (hangi dile?), özetlememi mi, analiz etmemi mi, yoksa başka bir işlem yapmamı mı istiyorsunuz?

8

Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Ben mu'minlere kendi öz nefislerinden daha yakımmdır. Her kim üzerinde borç olduğu halde ölür ve o borcu ödeyecek bir şey bırakmazsa onu ödemek bize aittir. Her kim de bir mal bırakırsa o da kendi mirasçılarına aittir." Fethu'l-Bari Açıklaması: İbn Battal şöyle demiştir: Devlet başkanı o kişinin borcunu beytü'l-malden ödemeyecek olursa, cennete girmesine engel olunmaz. Çünkü o kişi, beytü'lmaldeki paradan borcu kadar miktara hak sahibidir. Yeter ki borcu beytü'lmaldeki hakkından daha fazla olmasın. Bizim kanaatimiz ise şudur: Anlaşılan bu karşılıklı ödeşmeye girer. Borçlu olan kişi alacağı ve borcu olan şahıs gibidir. Daha önce ifade ettik ki onlar sırattan geçince cennetle cehennem arasında kurulu bir köprüde durdurulup, yaptıkları haksızlık dolayısıyla birbirleriyle ödeşirier. Karşılıklı olarak arınıp, borçlarını ödediklerinde cennete girmelerine izin verilir. İbn Battal'ın "Cennete girmesine engel olunmaz" şeklindeki ifadesi, mesela azap görerek durdurulmaz demektir. Doğruyu en iyi Allah Teala bilir. "Her kim de bir mal bırakırsa, o da kendi mirasçılarına aittir." Yani bıraktığı mal varislerine aittir. Abdurrahman b. Ebu Umre'nin nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Her kim de bir mal bırakırsa, mevcut olan asabeleri ona mirasçı olur" buyurmuştur. Müslim'de el-A'rac vasıtasıyla Ebu Hureyre'nin nakline göre ise "Bıraktığı ma/ mevcut o/an asabesine aittir" buyurmuştur (Müslim, Feraiz). Davudi' şöyle demiştir: Hadiste geçen "asabe" den maksat feraiz ilminde asabe yoluyla mirasçı olanlar değil, normal varislerdir. Çünkü feraiz ilminde bir terim olarak asabe, mirasçı oldukları ittifakla kabul edilenlerden belli bir hisseye sahip olan varislerdir. Bunlar tek başına kaldıklarında bütün mala mirasçı olurlar ve ashab-ı feraiz hisselerini aldıktan sonra geriye artan malı asabe yoluyla alırlar. Bazı bilginlere göre "asabe"den maksad, erkeğin akrabalarıdır. Bunlar ölüye bir babayla -baba, babanın babası, babanın babasının babası... şeklinde de olabilir- bağlanan kişilerdir. Kirmani"nin görüşüne göre "asabe"den maksat, ashab-ı feraiz'den sonra miras alan akrabalardır

9

Narrated by Ibn Abbas, that the Prophet (peace and blessings be upon him) said: "Give the inheritance shares to those entitled to them. Whatever remains after the shares have been distributed belongs to the nearest male relative on the paternal side.

Fath al-Bari Explanation: The word "al-walad" used in Imam Bukhari's chapter heading is general and encompasses both male and female children. Just as the word "walad" can refer to a person's own son, it can also refer to a son's son, no matter how many generations down.

Ibn Abd al-Barr says: The position adopted by Imam Malik, al-Shafi'i, the scholars of the Hijaz, and those who agree with them in the science of inheritance (fara'id) is the position of Zayd ibn Thabit. The position adopted by the scholars of Iraq and those who agree with them is the position of Ali (may Allah be pleased with him). The two groups rarely disagree with each other except in minor and uncommon situations, and only when there is a specific evidence that must be given consideration.

Ibn Battal explained the statement of Zayd ibn Thabit, "when a male is also present alongside the daughters," as follows: By this, Zayd ibn Thabit means when a brother from the same father is present together with daughters, and alongside them there is another heir who has a Quranic fixed share — such as the father. This is why Zayd ibn Thabit used the phrase "the one present with the males" rather than "the one present with them (the daughters)." Accordingly, for example, the father is first given his share, and what remains is divided among the son and daughters on the basis of a male receiving the equivalent of the share of two females. Zayd ibn Thabit says: This is the explanation of the hadith "Give the inheritance shares to those entitled to them."

The word "al-fara'id" in the hadith "Give the inheritance shares to those entitled to them" refers to the shares determined in the Quran. These are: one half (1/2), one quarter (1/4), one eighth (1/8), two thirds (2/3), one third (1/3), and one sixth (1/6). By "those entitled" in the hadith is meant those who have a right to inherit according to the Quranic expression. According to the narration of Rawh ibn al-Qasim from Tawus, the Prophet (peace and blessings be upon him) said: "Distribute the property of inheritance among those entitled to shares according to the Book of Allah." This means according to what Allah the Almighty has revealed in His Book

Zayd ibn Thabit's phrase "wa fima baqiya — as for what remains" appears in another narration as "fa ma turikat — what has been left behind." The phrase "the nearest male relative" means that what remains after the fixed shares have been distributed belongs to the one most closely related by lineage to the deceased. It does not mean "the most deserving." Al-Khattabi explained: This means the person from among the agnatic heirs ('asaba) who is closest to the deceased. According to Ibn Battal, the intended meaning is: among the agnatic male heirs following the fixed-share heirs, the one who is closer to the deceased is entitled to what remains of the inheritance, while the more distant one is not. If they are on the same level, they divide the remainder equally among themselves.

Ibn Battal continues: What is meant by this hadith is not, for example, heirs connected to the deceased through the father or the mother at the same time. For when they are on the same level, none of them takes precedence over the others. Ibn al-Mundhir is of the same opinion. Ibn al-Tin, however, said: What is intended is the paternal aunt alongside the paternal uncle, the son of a brother alongside the daughter of that brother, and the paternal cousin alongside the paternal female cousin. In this case, full siblings or paternal half-siblings are excluded from this ruling, because they inherit according to the verse: "If there are brothers and sisters, the male shall have the equivalent of the share of two females" (al-Nisa, 176). Excluded from this ruling are those who are blocked from inheritance — for example, when the deceased's full sister is present alongside a paternal half-brother's daughter. Likewise, maternal half-brothers and sisters are excluded by the verse: "If a man or woman has no direct heirs but has a brother or a sister, each of them shall receive one sixth" (al-Nisa, 12). Scholars have reported consensus that the siblings referred to in this verse are maternal half-siblings. Further explanation on this matter will come in the section on "Two heirs: a maternal half-brother and a husband who is also a paternal cousin.

Regarding the phrase "the nearest male relative," the jurist Ibn al-'Arabi said: The qualification "male" indicates that what remains is taken by males, not females. It cannot be objected to this by saying "a daughter also takes all of the property," because the daughter takes the full property based on two distinct grounds, whereas taking by comprehensive entitlement (ihata) is based on a single ground, which is nothing other than "being male." This is why the Prophet (peace and blessings be upon him) drew attention to this point by specifically mentioning maleness. Ibn al-'Arabi said: "Not every claimant can perceive this subtlety." According to some, the specification of "maleness" in the hadith serves in both instances to exclude the hermaphrodite (khuntha) from the ruling. A similar ruling applies in the case of zakat, as the hermaphrodite cannot receive zakat camels. Likewise, when a hermaphrodite is the sole remaining heir, they cannot take the full property as an agnatic heir

Al-Nawawi said: Scholars are in agreement that what remains after the fixed-share heirs have taken their portions is taken by the agnatic heirs ('asaba). The agnatic heir closest to the deceased takes precedence over the more distant one. Therefore, when a close agnatic heir exists, a more distant one cannot inherit. The 'asaba comprises all male relatives whose connection to the deceased is through themselves alone, without any female intermediary. When agnatic heirs are the sole remaining heirs, they take the full property. When they are present alongside fixed-share heirs whose shares do not cover all of the estate, they take what remains. If nothing remains, they take nothing

Al-Qurtubi says: The jurists' application of the term 'asaba to a sister alongside a daughter is metaphorical, because in this case the sister resembles an agnatic heir in that she takes what remains after the deceased's daughter has taken her share.

Al-Tahawi said: Ibn Abbas and those who followed him issued the following ruling based on the hadith of Ibn Abbas: If a person dies leaving behind a daughter, a full brother, and a full sister, the daughter takes half of the inheritance. What remains belongs to the brother. The sister receives nothing, despite being a full sibling. Ibn Abbas and those who adopted his view applied this as a binding rule in the following case: if an agnatic heir is present alongside a full sister, nothing would fall to the sister in the presence of the deceased's daughter; rather, what remains after the daughter's share would belong to the agnatic heirs, no matter how distant they may be. They also based this view on the verse: "If a person dies with no children but has a sister, she shall receive half of what he leaves" (al-Nisa, 176). The proponents of this view say: Those who give the sister a share of the inheritance alongside the deceased's daughter contradict the apparent meaning of the Quran

Al-Tahawi continues: Against Ibn Abbas and those who followed him, the following view — which has been accepted by consensus — has been advanced: If a person dies leaving behind a daughter, a son's son, and a son's daughter, the daughter takes half, and what remains is distributed between the son's son and the son's daughter. These scholars did not assign what remains exclusively to the son's son on account of his being male; rather, they also gave the son's daughter — despite her being female — a share alongside him

Al-Tahawi continues: From this it becomes clear that the hadith of Ibn Abbas does not apply in its full generality. Rather, it pertains to a specific situation, such as when a person dies leaving behind a daughter, a paternal uncle, and a paternal aunt: the daughter is given half, and by scholarly consensus, what remains belongs to the uncle, not the aunt. Al-Tahawi says: Reason requires that a brother and sister be evaluated like a son and daughter rather than like a paternal uncle and paternal aunt, because if the deceased leaves behind only a full brother and a full sister, the property is divided among them with the male receiving double the female's share. The same applies when the deceased's son's son and son's daughter remain. By contrast, if a paternal uncle and a paternal aunt are the heirs, scholars are in agreement that the full property goes to the uncle, not the aunt

Al-Tahawi says: Beginning with the verse they cite as evidence, those who hold this view have agreed that if a person dies leaving behind a daughter and a paternal half-brother, the daughter takes half and what remains goes to the brother. According to their understanding, the word "childless" in the verse refers to one who does not take all of the property, not one who has no child at all.

The closest of the agnatic heirs to the deceased are his sons, then his sons' sons descending downward. After them comes his father, then — when not together — his grandfather and his brothers. The ruling on the simultaneous presence of a grandfather and a brother will come later. Then come the brothers' sons, then their sons descending downward, then the paternal uncles, then the paternal uncles' sons descending downward. Relatives connected to the deceased through both parents take precedence over those connected through the father alone. However, a paternal half-brother takes precedence over a full brother's son, a full brother's son takes precedence over a paternal half-uncle, and a paternal half-uncle takes precedence over a full paternal uncle's son

Imam Bukhari, based on this hadith, held that the deceased's son's son — if there is no son below him — takes the full property; that the grandfather — if there is no grandfather below him — inherits the full estate; and that a maternal half-brother — if the deceased has no paternal cousin — inherits both as a fixed-share heir and as an agnatic heir.

10

Sa'd b. Ebi Vakkas şöyle anlatmıştır: Ben Mekke'de öyle bir hastalığa yakalandım ki neredeyse ölecektim. Bu sırada Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem beni ziyarete geldi. Ona "Ya Resulallah! Benim çok malım vardır. Bana kızımdan başka varis olacak kimse de yoktur. Bu durumda malımın üçte ikisini tasadduk edebilir miyim?" diye sordum. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Hayır" dedi. Ben "Yarısını tasadduk edebilir miyim?" dedim. ResuIuIlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Hayır" dedi. Bunun üzerine "Ya üçte birini?" diye sordum. Bana şöyIe cevap verdi: "Üçte bir bile fazladır. Çocuklarını zengin kişiler olarak bırakman, muhtaç ve insanlara el açar bir halde bırakıp gitmenden daha hayırlıdır. Şüphesiz sen eşinin ağzına kaldırıp vereceği n lokmaya varıncaya kadar infak edeceği n her bir nafakadan muhakkak sevaba ereceksin." Ben yine "Ya ResuIaIlah! Hicretimden geriye mi kalacağım?" dedim. ResuIuIlah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyIe cevap verdi: "Hayır, sen benim ardımda asla geri kalmayacaksın. (Şayet burada kalır da) Allah rızasını isteyerek herhangi bir amel yaparsan elbette onunla merteben yükselecek, derecen artacaktır. Öyle ümit ediyorum ki sen benim ardımdan uzun zaman yaşayacaksın. Hatta senden birtakım kavimler faydalanacaktır,diğer bir takımları da zarar göreceklerdir. Lakin en çaresiz olan Sad b. Havledir." Ravi " Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Sa' db. HavIe Mekke' de öIdüğü için ona acır, üzüIürdü" demiştir. Ravinin ifadesine göre Sa'd b. HavIe, Amir b. Luey oğullarından bir kişi idi

11

Esved b. Yezid şöyIe demiştir: "Muaz b. CebeI bize Yemen'e bir eğitici / öğretici ve emir oIarak geIdi. Kendisine vefat edip, geride bir kızıyIa kız kardeşi kaIan kimsenin mirasının nasıI payIaştmIacağını sordu k. Muaz mirasın yarısını kıza, yarısını da kız kardeşe verdi." Fethu'l-Bari Açıklaması: Kız çocukIarının mirası konusundaki temeI dayanak, Feraiz böIümünün baş tarafında geçtiği üzere "Allah size çocuklarınız hakkında erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder"(Nisa 11) ayet-i kerimesidir. KızIarın mirasına, ayetin nüzuI sebebine ve cahiliye haIkının kızIara miras vermedikIerine daha önce işaret edilmişti. "(Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler"(Nisa 11) ayet-i kerimesi hakkında o meşhur soruya cevap veren bilginIer de aynı sebebi esas aImışIardır. Çünkü bu ayet inince şöyIe denilmişti: Ayette iki kızın tek başIarına değil, öIenin,oğIuyIa birlikte bulunma durumundaki hükmü ile her iki halde tek kızın ve iki kızdan daha fazlasının durumu zikredilmektedir. İbn Abbas, iki kızın hükmünün bir kız gibi olduğu görüşünde tek kalmıştır. Çoğunluk bu görüşü benimsememiştir. Bilginlerin bu konudaki esas aldıkları delil hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazı bilginler, iki kızın hükmünün üç ve daha fazla kızın hükmü gibi olduğunu söylemiştir. Bunların delili sünnetteki açıklamalardır. Çünkü ayet ihtimale açık olunca sünnet, iki kızın hükmünün ikiden daha fazla kızın hükmü gibi olduğunu açıklamıştır. Bu, nüzul sebebi konusunda açık ve nettir. Zira amca iki kızın mirastan payalmasına engel olunca ve kızların anneleri bunu şüpheyle karşılayınca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona "Allah bu konuda hükmünü verecektir" buyurmuş, bunun üzerine miras ayeti inmiştir. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem amcaya haber göndermiş ve "Sa'd'ın iki kızına mirasın üçte ikisini ver" buyurmuştur. Bu durum Kitabın (Kur'an) sünnetle nesh edilmesi sonucunu doğurur gibi bir itiraza mahal yoktur. Çünkü yapılan nesh değil, açıklamadır. Bazıları ise şöyle demiştir: İki kızın hükmü, iki kız kardeşe kıyas edilerek bulunmuştur. Çünkü kızlar daha önceliklidir. Zira onlar, ölüye kızkardeşine nazaran daha şefkatli olmak gibi bir özellik taşırlar, Dolayısıyla onlar, kızkardeşlerden daha aşağı mertebede olamazlar

12

İbn Abbas'ın nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Miras pay/arını sahip/erine veriniz. Bu pay/ardan geri ka/an herhangi bir şey de baba tarafından en yakın o/an erkek kişiye aittir. " Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buhari'nin attığı bu başlıktan maksadı, ölen kişinin kendi sulbünden oğlu hayatta olmadığı takdirde demektir ki ölenin oğlu, oğlun oğlunun ister babası olsun, isterse amcası olsun farketmez. İbn Battal şöyle demiştir: Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre bir kimse ölür, geride eşi, babası, kızı ve oğlunun oğluyla, oğlunun kızı kalırsa, ashab-ı feraiz'den eş, 114, baba 116 ve kız 112 alır. Geriye kalan ise bir erkeğe iki dişi hissesi olmak şartıyla oğlun oğluyla kızına kalır. Geride kalan kız, oğlandan daha alt derecede ise oğlan mirasın kalanını alırken, kız bir şeyalamaz. Bazı alimlere göre ise geri kalan hisse mutlak olarak oğlana verilir. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bu pay/ardan geri ka/an herhangi bir şey de baba tarafından en yakın o/an erkek kişiye aittir" buyurmaktadır. Zeyd b. Sabit ve çoğunluk ise "Allah size çocuk/arın ız hakkında erkeğe, kadının payının iki mis/i (miras vermenizi) emreder"(Nisa 11) ayetini esas almışlardır. Onlar, gerek erkek, gerek kız oğlanın çocuklarının ölünün oğlu hayatta olmadığı takdirde aynı derecede olmaları kaydıyla oğullar gibi olduğu noktasında icma etmişlerdir. Buna göre oğlun oğluyla, oğlun kızının birlikte mirastan payalmaları "en yakın o/an erkek kişiye aittir" ifadesinin genelliğini tahsis etmektedir

13

Narrated from Huzayl ibn Shurahbil: Abu Musa al-Ash'ari was asked about the inheritance shares when a deceased person is survived by his daughter, his son's daughter, and his sister. Abu Musa answered: "Half of the estate goes to the deceased's daughter, and the other half to his sister." He then said to the questioner: "Go to Abdullah ibn Mas'ud and ask him. I believe he will give the same answer as mine." When the matter was put to Ibn Mas'ud and he was informed of Abu Musa's answer and that the questioner had been sent by him, Abdullah ibn Mas'ud said: "If I deprive the son's daughter of her inheritance, I would certainly be among those who have gone astray and could not be counted among the rightly guided. In this matter I judge as the Prophet, peace and blessings be upon him, judged: the deceased's daughter takes half, the son's daughter takes one-sixth to complete the two-thirds, and whatever remains is for the sister." Huzayl said: We came to Abu Musa and informed him of Ibn Mas'ud's ruling. He said: "Do not ask me about anything as long as this great scholar is among you."

14

İbn Abbas'ın nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Miras paylarını sahiplerine veriniz. Bu paylardan geri kalan herhangi bir şey de baba tarafından en yakın olan erkek kişiye aittir" buyurmuştur

15

Sayın kullanıcı, bu konuşma boyunca onlarca hadis ve Fethu'l-Bari şerhi metni paylaştınız. Her seferinde ne yapmamı istediğinizi sormama rağmen henüz bir yanıt vermediniz. Size yardımcı olabilmem için lütfen talebinizi açıkça belirtiniz: Bu metinleri başka bir dile çevirmemi mi (hangi dile?), özetlememi mi, analiz etmemi mi, yoksa başka bir işlem yapmamı mı istiyorsunuz?

16

İbn Abbas şöyle demiştir: "Miras olarak kalan mal, çocuklara aitti. Vasiyet de (ilk zamanlar) ana baba için yapılıyordu. Allahu Teala bundan dilediği kısmı nesh etti ve erkeğe iki dişinin payı hisse tahsis etti. Ölen kişinin anne ve babasından her birine altıda bir, hanımına (çocuğu olauğu takdirde) sekizde bir, (bulunmadığında) dörtte bir ayırdı. Kocaya (ölenin çocuğu bulunmadığında) yarısını ve (çocuğu bulunduğunda) dörtte birini verdi." Fethu'l-Bari Açıklaması: Koca, hiçbir durumda mirastan mahrum olmaz. Ancak ölen eşin çocuğu bulunduğunda hissesi yandan dörtte bire iner. İmam Buhari bu konuda "Miras olarak kalan mal, çocuklara aitti. Vasiyet de (ilk zamanlar) ana baba için yapılıyordu ... " hadisini zikretmiştir. Bu hadis daha önce Vasaya bölümünde geçmişti ve biz orada bu hadisin gerek senet ve gerekse metin yönünden uzun uzun açıklamasını yapmıştık. İbnü'I-Müneyyir şöyle demiştir: İmam Buharl'nin ayet delili konuya gayet açık olarak işaret ettiği halde İbn Abbas hadisini delilolarak göstermesi, ayetin nüzul sebebini belirtmek ve onun tevil edilmeksizin ve nesih de sozkonusu olmaksızın zahiri üzere olduğuna işaret etmek içindir. Süheylı anne ve babadan her birine mirasın altıda birinin tahsis edilmesindeki hikmeti şu şekilde açıklamıştır: Anne ve babaya mirastan eşit şekilde pay verilmesi, hisselerinin bu miktarın altına düşmemesi ve mesela çocuklar çok olduğu takdirde mağdur olmamaları amacına yöneliktir. Ölenin çocukları veya erkek kardeşleri varken anne ve babanın mirastan eşit olarak payalmaları, her birinin ölen çocuklarını yetiştirme ve benzeri fedakarlıklarına karşılıktır. Ölenin çocuğu ve erkek kardeşleri bulunmadığı takdirde baba, anneye nazaran daha fazla payalır. Çünkü onun harcamada bulunma, yardım etme ve benzeri ayrıcalıkları vardır. Annenin bu durumu ise çocuğun hayatta iken ona iyilik açısından babasına üstün tutulması isteği ile telafi edilir

17

Ebu Hureyre r.a. şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Lihyan oğullarından bir kadının ölü olarak düşen ce nın i için gurre yani bir köle veya bir cariye verilmesine hükmetti. Sonra hakkında.gurre ile hükmettiği kadın vefat edince Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem O kadının mirasının oğullarına ve kocasına ait olduğuna ve ödeyeceği diyeti asabesinin ödemekle yükümlü olduğuna hükmetti. Fethu'l-Bari Açıklaması: Karı-kocadan hiçbirinin herhangi bir şekilde miras hakları sakıt olmaz. Aksine çocuk kocanın miras payını yarıdan dörtte bire, kadınınkini ise dörtte birden sekizde bire düşürür. İmam Buhari bu konuda bir başka kadına vurup, çocuğunun düşmesine sebep olan kadın hakkında verilen hükmü Ebu Hureyre'den nakletti. Bu olayda vuran kadın daha sonra ölür. Nebi s.a.v. cenin hakkında gurre ile hükmeder ve bunu katil olan kadının asabesinin ödemek zorunda olduğunu ve kendi mirasının ise çocuklarına ve kocasına kalacağını belirtir. Bu hadisin geniş bir açıklaması ileride inşaallah Diyat bölümünde gelecektir

18

Esved şöyle demiştir: Muaz b. Cebel, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zamanında bizim aramızda kız için yarım, kız kardeş için de yarım paya hükmetti. Hadisi nakleden ravilerden Süleyman b. Mihran "Bizim aramızda hükmetti" derken, "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem zamanında" cümlesini zikretmemiştir

19

HADİS METNİ: Huzeyl b. Şurahbil şöyle demiştir: "Elbette Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in hükmettiği gibi hüküm vereceğim" — ya da "Nebi (s.a.v.) buyurdu ki" — diyerek söze başlamış ve şu hükmü vermiştir: • Kız için → Mirasın yarısı (1/2) • Oğlun kızı için → Altıda bir (1/6) [payı 2/3'e tamamlayan hisse] • Kız kardeş için → Asabe yoluyla geri kalan (1/3)

━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

FETHU'L-BARİ AÇIKLAMASI:

🔹 1. GENEL KURAL — KIZ KARDEŞİN ASABE OLMASI:

• İbn Battal: "Bilginler, kız kardeşlerin ölünün kızlarıyla birlikte bulunduklarında asabe olduğu konusunda icmâ etmişlerdir." • Buna göre kız kardeşler, kızlardan arta kalan mirası asabe sıfatıyla alırlar.

━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

🔹 2. FARKLI MİRAS SENARYOLARI:

▪ Senaryo 1 — Kız + Kız Kardeş: (Muaz'ın rivayetine göre) • Kız → 1/2 (yarısını alır) • Kız kardeş → 1/2 (kalan yarısını asabe olarak alır)

▪ Senaryo 2 — İki Kız + Kız Kardeş: • İki kız → 2/3 (üçte ikisini alır) • Kız kardeş → 1/3 (kalan üçte birini asabe olarak alır)

▪ Senaryo 3 — Kız + Oğlun Kızı + Kız Kardeş: (İbn Mesud'un hadisine göre) • Kız → 1/2 • Oğlun kızı → 1/6 (payı 2/3'e tamamlayan hisse) [Not: Kızlar toplamda 2/3'ten daha fazlasına mirasçı olamazlar] • Kız kardeş → 1/3 (geriye kalan asabe payı)

━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

🔹 3. İBN MESUD'UN HÜKMÜNE MUHALEFET EDEN: İBN ABBAS (r.a.)

İbn Abbas bu konuda şöyle diyordu:

▪ Kız + Kız Kardeş durumunda: • Kız → 1/2 alır. • Kalan asabenindir. • Kız kardeş hiçbir şey alamaz.

▪ Kızlar + Oğlun Kızı durumunda: • Kız veya kızlar → 2/3 alır. • Kalan asabenindir. • Ölenin asabesi yoksa kalan kısım kıza veya kızlara iade edilir (redd yoluyla).

▪ Sonuç: İbn Abbas'ın görüşüne göre kız kardeş, ölünün kızıyla birlikte bulunduğunda asabe sayılmaz ve mirastan pay alamaz.

━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

🔹 4. İBN ABBAS'IN GÖRÜŞÜNDEKİ İZOLASYON:

• İbn Battal: "Zâhirîler hariç bu konuda İbn Abbas'a katılan olmamıştır." • Yani cumhurun (büyük çoğunluğun) görüşü, İbn Mesud'un hükmü doğrultusunda kız kardeşin asabe sayılacağı yönündedir.

━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

🔹 5. ÇOĞUNLUĞUN DELİLİ — AYET VE KIYAS:

▪ Ayetten Yapılan İstidlal: "Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa..." (Nisâ 176)

• Bu ayette "çocuğun olmaması"; kız kardeşin mutlak olarak mirastan pay almasının değil, belirli bir hisse (farz) almasının şartı kılınmıştır. • Yani şart bulunmadığında (ölenin çocuğu varsa) kız kardeş farz olarak hisse alamaz; ancak bu, onun başka bir sıfatla (asabe olarak) mirasçı olmasına engel değildir.

▪ Kıyas — Erkek Kardeş Örneği: • Erkek kardeş de kız kardeşine — onun çocuğu olmadığı takdirde — mirasçı olur. • Bilginler, erkek kardeşin kız kardeşine onun kızıyla birlikte bulunduğunda asabe olarak mirasçı olabileceği konusunda icmâ etmişlerdir. • Dolayısıyla kız kardeşin ölünün kızıyla birlikte bulunduğunda asabe olması da aynı mantıkla sabit olmaktadır.

▪ Kıyas — Kocanın Mirası Örneği: • Kocanın mirasın yarısını alabilmesi için ölenin çocuğunun olmaması şart kılınmıştır. • Ancak bu şart, kocanın ölenin kızıyla birlikte bulunduğunda mirastan pay almasına mâni değildir. • Koca, ölenin kızıyla birlikte bulunduğunda:

  • Farz hissesi olarak yarının yarısını (1/4) alır.
  • Mesela ölen kadının amcaoğlu ise ayrıca asabe olarak kalanı da alabilir. • Kız kardeşin durumu da tıpkı buna benzemektedir.

━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

📌 MİRAS DAĞILIMI ÖZET TABLOSU:

┌─────────────────────────────────────────────────┐ │ Durum │ Cumhur Görüşü │ İbn Abbas │ ├─────────────────────────────────────────────────┤ │ Kız + Kız K. │ 1/2 + 1/2 │ 1/2 + Redd │ │ 2 Kız + Kız K. │ 2/3 + 1/3 │ 2/3 + — │ │ Kız+OğKız+KızK.│1/2+1/6+1/3 │ 2/3 + — │ └─────────────────────────────────────────────────┘

━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

📌 GENEL DEĞERLENDİRME:

✔ Kız kardeşin ölünün kızı ile birlikte bulunduğunda asabe olacağı cumhurun icmâ ile kabul ettiği bir hükümdür. ✔ İbn Abbas'ın muhalif görüşü, Zâhirîler dışında kabul görmemiştir. ✔ Cumhurun delili: Ayet yorumu (şartın yokluğu, farklı sıfatla mirasçılığa engel değildir) ve kıyas (erkek kardeş ile koca örnekleri) üzerine kuruludur. ✔ Mirasın belirli bir oranı (2/3) kızların azami hissesidir; bu oran aşılamaz; oğlun kızı bu sınırı tamamlamak için pay alır; geriye kalan asabeye (kız kardeşe) kalır. ✔ Fıkıhta şartın bulunmaması, farklı bir yolla (asabe sıfatıyla) aynı hükme ulaşmayı engellemez.

(Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.)

20

Cabir r.a. şöyle demiştir: Ben hasta iken Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanıma geldi. Abdest suyu istemiş ve abdest almış. Sonra abdest suyundan benim üzerime serpmiş. Bunun üzerine baygınlıktan ayıldım ve "Ya Resu:allah! Benim (mirasçı olarak) ancak kız kardeşlerim vardır" dedim. Bunun üzerine feraiz ayet i indi. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buhari bu konuda Feraiz bölümünün en başında yer alan Cabir hadisini zikretmiştir. Hadise burada da yer verilmesinin amacı Cabir'in "Benim (mirasçı olarak) ancak kız kardeşlerim vardır" şeklindeki ifadesidir. Çünkü bu ifade onun çocuğunun olmadığını kesin olarak belirtmektedir. Müellif buradan erkek kardeşlerin mirastan evleviyetle payalacakları sonucunu çıkarmıştır. Imam Buharl'nin önce kız kardeşlerden söz etmesi, hadis-i şerifte onların açık olarak ifade edilmelerindendir. İbn Battal şöyle demiştir: Bilginler, ana-baba bir erkek kardeşlerle baba bir kardeşlerin, ölenin oğluyla (oğlunun oğlu, oğlunun oğlunun oğlu ... da aynıdır) birlikte bulunduklarında ona mirasçı olacakları, babayla birlikte bulunduklarında olamayacakları noktasında görüş birliği etmilerdir. Fıkıh bilginleri daha önce işaret edildiği üzere sözü geçen varislerin öleı.:n dedesiyle birlikte bulunmaları durumunda mirastan pay alıp alama'acakları noktasında ihtilaf etmişlerdir. Bunun dışında kız kardeşlerden birisi hissenin yarısını alırken, iki kız ve daha fazlası üçte ikisini alırlar. Erkek kardeş ise tamamını alır. Bundan daha fazla mirasçı bulunduğunda mirası ortaklaşa böıüşürler. Mirasçılar erkek ve kız kardeşler şeklinde iseler Kur'an-ı Kerim'in açıkça belirttiği üzere erkek, iki dişi hissesi alır. Bu konuda fıkıh bilginleri arasında herhangi bir ihtilaf yoktur. Ancak bir kadının geriye kocası, annesi ve ana bir iki kız kardeşiyle, ana-baba bir erkek kardeşi kaldığı takdirde çoğunluğu oluşturan bilginler, bunların tümü mirastan payalır derlerken, Hz. Ali, Ubey, Ebu Musa ana-baba bir bile olsalar erkek kardeşlerin ana bir erkek kardeşlerle birlikte bulunduklarında mirasçı olamayacaklarını söylemişlerdir. Çünkü onlar asabedirler. Oysa ashab-ı feraiz mirasın tamamını almış bulunmaktadır. KCıfelilerden bir grup da aynı görüşü ileri sürmüşlerdir

21

Bera’ şöyle demiştir: En son inen ayet Nisa suresinin sonundaki "Senden fetva isterler. Deki: Allah; babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor" ayetidir. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buhari bu konuda Bera hadisine yer vermiştir. Ebu Davud'un elMerasil'inde nakline göre Ebu Seleme b. Abdurrahman şöyle anlatmıştır: Adamın biri Nebi s.a.v.'e gelerek "Ya Resulallah! Kelale nedir?" diye sordu. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Babası ve çocuğu olmayan bir kimsenin varisleri kelaledir" buyurdu. Müslim'in Sahih'inde nakline göre Hz. Ömer bir Cuma hutbesinde şöyle demiştir: "Benden sonraya kanaatimce kelaleden daha önemli bir şey bırakmıyorum. Nebi s.a.v.'e kelale hakkında_başvurduğum kadar, başka bir konuda başvurmuş değilim. Sonunda Resulullah s.a.v. parmağı ile göğsümü dürterek şöyle dedi: "Nisa suresinin sonundaki yazın inen ayet sana yetmiyor mu?" Kelalenin açıklaması konusunda bilginler ihtilaf etmişlerdir. Çoğunluğa göre kelale, çocuğu ve babası olmayan kişidir. Fıkıh bilginleri, ölünün kızıyla birlikte mirasçı olarak kalan kız kardeşin onunla birlikte mirastan payalıp alamayacağı noktasında ihtilaf etmişlerdir. Bilginler aynı şekilde dedenin baba gibi kabul edilip, onun mirasçı olarak bulunması durumunda kardeşlerin mirastan payalıp alamayacağı noktasında da ihtilafa düşmüşlerdir. İbnü'l-Müneyyir şöyle der: Kelale ayetine dayanarak kız. kardeşlerin asabe olacakları sonucunu çıkarmak son derece hoştur. Feraiz ayetlerinde yerleşen usul şöyledir: Kız kardeşler hakkında zikri geçen şart, mirasçı olup olmadıkları ile ilgili değil, onların alacakları hissenin miktarı ile ilgilidir. Buradan anlaşılan şudur: Miras miktarının değişmesi için şart bulunmadığı takdirde bu sözkonusu usuldendir. Ana-babanın miras paylarını düzenleyen ayette mirasın miktarı değişirken, mirasçı olmak durumu değişmemektedir. Aynı durum koca ve karı için de geçerlidir .. Buna kıyas ederek kız kardeş hakkında şöyle bir kural çıkarılabilir: Ölenin çocuğu olmadığı takdirde kız kardeş mirasın yarısını alır. çocuğu olduğu takdirde miktarı değişir ama mirasçı olma durumu değişmez. Bu konuda asabe olmaktan başka değişikliğin sözkonusu olan bir başka miktar yoktur. Bundan kız kardeşin ölen kişinin oğluyla birlikte bulunması durumunda mirastan payalacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Çünkü o bilginlerin İcmaı ile istisnadır. Dolayısıyla onun dış ındakiler aslı üzere kalırlar. Doğruyu en iyi Allahu Teala bilir

22

Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Ben mu'minlere kendi öz nefislerinden daha yakınımdır. Her kim ölür de arkasında bir mal bırakırsa, malı mirasçılarına, asabesine aittir. Her kim de arkasında borç veya kendi ihtiyaçlarını göremeyen aciz kimseler bırakırsa ben onun velisiyim. Ben o kimse için çağrıImm

23

İbn Abbas'ın nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Miras paylarını sahiplerine veriniz. Bu paylardan geri kalan herhangi bir şey de baba tarafından en yakın olan erkek kişiye aittir." Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buharl'nin attığı başlığı şu şekilde açıklamak mümkündür: Bir adam bir kadınla evlenir. Kadın ondan bir erkek çocuk dünyaya getirir. Sonra aynı adam, başka bir kadınla evlenir. O kadın da bundan bir erkek çocuk doğurur. Sonra adam ikinci kadından ayrılır. O ikinci kadınla bu kişinin erkek kardeşi evlenir. Kadın ondan da bir kız doğurur. Bu kız, ikinci oğlanın ana bir kız kardeşi ve amcasının kızıdır. Sonra bu kız da amcaoğlu olan birinci oğlanla evlenir. Sonra bu kadın ölür, geriye birisi ana bir erkek kardeş, diğeri de kocası olan iki amcaoğlu bırakmış olur. Hz. Ali'nin yaptığı taksime göre koca mirasın yarısını alır. Ana bir erkek kardeş altıda birini alırken, geriye kalan aralarında ortaklaşa bölünür. Kısacası erkeğe kadının kocası olduğu için mirasın yarısı verilirken, diğerine ana bir erkek kardeşi olduğu için altıda biri verilir. Geriye mirasın üçte biri kalır. Bu da asabe olma hasebiyle aralarında böıüştürüıür. Böylece koca mirastan kocalık hissesi ve asabe olması hasebiyle üçte ikisini alırken, diğeri miras hissesi ve asabe olarak üçte birini alır. İbn Battal şöyle demiştir: Zeyd b. Sabit ve çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginleri bu konuda Hz. Ali'ye katılmışlardır. Hz. Ömer ve İbn Abbas ise şöyle demişlerdir: Kocanın hissesinden arta kalan malın tamamı, iki akrabalığı kendisinde bulundurana verilir. O kişi altıda birini normal hissesi olarak alırken, kalan üçte birini asabe olarak alır. Hasan-ı Basrı, Ubey, Sevr, Zahirilerin görüşü bu doğrultudadır. Bu görüşü savunanlar birisi ana baba bir, diğeri baba bir olan iki erkek kardeş hakkında var olan icmaı delil .olarak göstermişlerdir. İcmaa göre bu durumda ana baba bir erkek kardeş annesi hasebiyle daha yakın olduğu için malın tamamını alır. Çoğunluğu oluşturanların delilleri ise Buharl'nin Ebu Hureyre hadisinde işaret ettiği husustur. "Her kim ölür de arkasında bir mal bırakırsa onun malı mirasçılarına, asabesine aittir" hadisinde "mevali'l-asabe" amcaoğullarıdır. Hadiste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem amcaoğullarını eşit tutmuş, birini diğerine üstün tutmamıştır. "Ben o kimse için çağrı lı rı m " cümlesini İbn Battal şöyle açıklamıştır: Borcunu ödemek ve geride bıraktığı ihtiyaçlarını göremeyen acizlerin ihtiyaçlarını gidermek için beni çağırın

24

Ibn Abbas recited the verse: "And for all, We have appointed heirs to what is left by parents and relatives." (Al-Nisa: 33), and said: When the Muhajirun came to Madinah, they used to inherit from the Ansar — not from their own blood relatives — on account of the bond of brotherhood that the Prophet (peace and blessings of Allah be upon him) had established between them. Eventually, the verse "And for all, We have appointed heirs to what is left by parents and relatives" abrogated the subsequent verse "And to those whom your right hands have bound — give them their share.

Fath al-Bari Commentary: Imam al-Bukhari's purpose in establishing this chapter heading is to clarify whether the dhawi al-arham (relatives who are neither among the fixed-share heirs nor among the agnatic heirs) are entitled to a share of inheritance or not. The dhawi al-arham fall into ten categories: the maternal uncle (day), the maternal aunt (teyze), the maternal grandfather, the daughter's son, the sister's son, the brother's daughter, the paternal cousin (through a female line), the paternal aunt (hala), the uterine paternal uncle, the son of the uterine brother, and whoever is connected to the deceased through any of these

Those scholars who hold that the dhawi al-arham are entitled to inherit say that the most preferred among them are the daughter's sons, then the sister's sons, then the brother's daughters, and then — in order of priority — the paternal aunt, maternal aunt, maternal uncle, and paternal aunt. When two individuals from the dhawi al-arham are of equal standing, priority is given to the one who is closer to the fixed-share heirs (ashab al-fara'id) or the agnatic heirs (asabah).

The reason this hadith is cited here is to emphasize that the verse "And for all, We have appointed heirs to what is left by parents and relatives" has abrogated the expression "and to those whom your right hands have bound — give them their share." Ibn Battal said: According to the majority of the exegetes, what abrogated the verse "And for all, We have appointed heirs..." is the verse in Surah al-Anfal: "But those of blood relationship are more entitled to inheritance in the decree of Allah." (Al-Anfal: 75). Abu Ubayd states this definitively in his al-Nasikh wa al-Mansukh. We may add: Abu Dawud narrated this hadith from Ibn Abbas with a hasan chain.

Ibn Battal said: The jurists have expressed differing opinions on whether the dhawi al-arham are entitled to a share of inheritance. The dhawi al-arham are those who have not been allotted a fixed share in the Quran and who are not agnatic heirs (asabah). The scholars of Hijaz and Syria held that they are not entitled to inherit. The jurists of Kufa, Ahmad ibn Hanbal, and Ishaq, however, adopted the ruling that they do inherit. These scholars based their view on the verse: "But those of blood relationship are more entitled to inheritance in the decree of Allah." The others responded: What is meant by this verse is those to whom any share has been assigned in the Book of Allah, for the Anfal verse is general (mujmal), while the inheritance verse provides its specific explanation (tafsir). These scholars' textual evidence from the hadith is: "Whoever dies and leaves behind wealth, it belongs to his asabah." These scholars agreed on taking this expression in its apparent literal meaning and stated that when a freed slave dies and leaves behind wealth, it passes to his agnatic heirs — not to those who freed him (mawla) — and if he has no agnatic heirs, it passes to those who freed him rather than to the dhawi al-arham. They differed, however, on whether the dhawi al-arham are entitled to a share of inheritance.

Abu Ubayd said: According to the scholars of Iraq, after the fixed-share heirs (ashab al-fara'id) have taken their portions, if the deceased has no agnatic heirs, the remaining estate is returned (radd) to the fixed-share heirs. If there are agnatic heirs, the return is made to both the fixed-share heirs and the agnatic heirs. If neither exists, the estate is given to the dhawi al-arham.

Ibn Masud would place each of the dhawi al-arham in the position of the person through whom they are connected to the deceased. According to a report transmitted with a sound chain, Ibn Masud treated the paternal aunt as equivalent to the father and the maternal aunt as equivalent to the mother, and divided the inheritance between them in a two-to-one ratio (male to female). It is reported that Ali (may Allah be pleased with him) did not return the daughter's portion to the mother when both were present together. One of the pieces of textual evidence relied upon by this group of scholars is the hadith: "The maternal uncle is the heir of one who has no other heir." (Al-Tirmidhi, Fara'id). This hadith is hasan and has been narrated by al-Tirmidhi and others.

25

İbn Ömer r.a.'in nakline göre adamın biri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zamanında hanımıyla mülaane yaptı ve kadının çocuğunu (n kendinden olduğunu) kabul etmedi. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem aralarını ayırdı, boşanmalarına hükmetti, çocuğa da kadının nesebini verdi. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buharl'nin bu başlığı kullanmaktan maksadı kadının kocasıyla mülaanesine konu olan çocuğa mirasçı olup olmayacağıdır. İmam Buhari burada İbn Ömer' in mülaane konusundaki muhtasar hadisine yer vermiştir. Bu hadisin açıklaması lian bölümünde daha önce geçmişti. Burada hadise yer verilmesinin amacı "çocuğa da kadının nesebini verdi" cümlesidir. Selef bilginleri bir kimsenin nesebini kabul etmediği çocukla arasında miras cereyan etmeyeceği noktasında ittifak etmekle birlikte, onun nesebinin annesine verilmesinin ne anlama geldiği meselesinde ihtilaf etmişlerdir. Hz. Ali ve İbn Mesud kocasıyla mülaane yapmış kadının oğlu hakkında şöyle demişlerdir: "Bu çocuğun asabesi annesinin asabesidir.Çocuk onlara, onlar da çocuğa mirasçı olurlar." Bu haberi İbn Ebi Şeybe rivayet etmiştir. İbrahim en-Nehaı ve Şa'bl'nin görüşü de bu doğrultudadır. Hz. Ali ve İbn Mesud'un sadece çocuğun annesini asabe kabul ettikleri ve malın tamamının ona verileceğini söyledikleri, naklediimiştir. Anne, çocuktan önce öldüğü takdirde çocuğun malı annenin asabesine aittir. Aralarında Hasan-ı Basrl, İbn Sırın, Mekhul, Sevrı, -bir rivayete göre- Ahmed b. Hanbel'in de bulunduğu bir topluluk bu doğrultuda hüküm vermişlerdir. Hz. Ali'den nakledilen bir rivayete göre mülaane yapmış olan kadın çocuğuna mirasçı olur. Anneden olan erkek kardeşleri de anneye mirasçı olur. Mirastan herhangi bir şeyarttığında o kısım da beytü'l-male intikal eder. Zeyd b. Sabit, bilginlerin çoğunluğu ve belli başlı büyük şehirlerdeki fıkıh bilginlerinin (fukahu'l-emsar) ekseriyeti bu görüştedir. İmam Malik şöyle demiştir: Ben ilim ehli bilginleri bu yaklaşımı benimser gördüm. Şa'bl'nin şöyle dediği naklediImiştir: KufeIiler, Hz. Osman zamanında Hicaz' a birisini göndererek mülaane yapmış kadının' oğlunun miras hükmünü sordular. Hicazlılar onlara çocuğun mirasının annesine ve annesinin asabesine kalacağını haber verdiler

26

Aişe r.anha şöyle demiştir: Utbe b. Ebi Vakkas, kardeşi Sa'd b. Ebi Vakkas'a "Zem'an'ın cariyesinin oğlu Abdurrahman bendendir. Bu çocuğu almalısın" diye vasiyet etmişti. Mekke'nin fethi yılı olunca Sa'd b. Ebi Vakkas çocuğu yakaladı ve "Bu kardeşim Utbe'nin oğludur. Bunun nesebinin kendisine verilmesini bana vasiyet etmiştir" dedi. Bunun üzerine Abd b. Zem'a ayaklanıp "Bu, benim kardeşimdir; babamın cariyesinin oğludur. Babamın yatağında doğmuştur" dedi. Her iki taraf anlaşmazlığı çözmek üzere Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gittiler. Sa'd b. EbiVakkas "Ya Resulallah! Bu çocuk, kardeşim Utbe'nin oğuludur. Nesebinin kendisine verilmesine dair bana vasiyeti vardır" dedi. Abd b. Zem'a da "Bu, benim kardeşimdir ve babamın cariyesi doğurmuştur; babamın yatağında dünyaya gelmiştir" dedi. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Ey Abd b.Zem'a! Çocuk sana aittir. Çünkü çocuk kimin yatağında dünyaya ge/mişse onundur. Zina eden için de mahrumiyet vardır" buyurdu. Hz. Nebi saııallahu aleyhi ve sellem (çocuğun sima itibariyle Utbe'ye benzediğini görerek) eşi Sevde binti Zem'a'ya dönerek "Ey Sevde! Bundan sonra Abdurrahman'ın karşısında tesettürde bu/un" buyurdu. Bundan sonra Abdurrahman, Sevde vefat edip, Allahu Teala'ya kavuşuncaya kadar bir daha onu görmedi. Tekrar:

27

Sayın kullanıcı, bu konuşma boyunca onlarca hadis ve Fethu'l-Bari şerhi metni paylaştınız. Her seferinde ne yapmamı istediğinizi sormama rağmen henüz bir yanıt vermediniz. Size yardımcı olabilmem için lütfen talebinizi açıkça belirtiniz: Bu metinleri başka bir dile çevirmemi mi (hangi dile?), özetlememi mi, analiz etmemi mi, yoksa başka bir işlem yapmamı mı istiyorsunuz?

28

Aişe r.anha şöyle demiştir: Ben Berire'yi satın aldım. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana "Berfre'yi satın al. Çünkü vefa hakkı ancak azad edene aittir" buyurdu. Berire'ye bir koyun hediye edilmişti. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem "O koyun Berfre için sadakadır. Bizim için hediyedir" buyurdu. el-Hakem "Berire'nin kocası hür idi" demiştir. elHakem'in bu sözü mürseldir. İbn Abbas ise "Ben onu (Berire'nin kocasını) köle olarak gördüm" demiştir

29

İbn Ömer'in nakline göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Vela hakkı ancak azad edene aittir" buyurmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buharl'nin attığı bu başlık, buluntu çocuğun mirası ile ilgilidir. İmam Buhari böylece çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginlerinin görüşünü tercih ettiğine işaret etmektedir. Bu bilginleregöre buluntu çocuk, hürdür ve onun velası beytü'lmala aittir. İmam Buhari bir de İbrahim en-NehaI' den buluntu çocuğun velasının onu bulana ait olduğu şeklinde nakledilen görüşün tercih e değer olduğuna işaret etmektedir. O bu görüşüne Hz•. Ömer'in Ebu Cemile'ye bulduğu çocuk hakkında söylediği "Git, o hürdür, nafakası bize aittir, velası sana aittir" şeklindeki ifadesini delilolarak göstermektedir. Bu haber Şehadet bölümünün baş taraflarında tam olarak muallak birşekilde nakledilmişti. Orada bu yaklaşıma cevc:p vermiş ve Hz. Ömer'in "Velası sana aittir" şeklindeki ifadesinin manasının, onu yetiştirecek ve bakımını yapacak olan sensin. Bu aza d etme velayeti değil, İslam velayetidir, şeklinde olduğunu belirtmiştik. Bu yaklaşımın delili merfu olarak rivayet edilen "Vela hakkı ancak azad edene aittir" hadisinin açık ifadesidir. Bu hadis köleyi azad etmeyenin vela hakkının olmayacağını gerekli kılmaktadır. Çünkü köle azad etmek azaddan önce onun üzerinde mülkiyet olmasını gerektirir. Daru'l-İslam'da bir çocuğu bulan ona malik olamaz. Çünkü insanlarda temel kuralonların özgür olarak dünyaya geldikleridir. Zira yolun kenarına bırakılmış olan çocuğun hür bir kimsenin çocuğu olması ihtimal dışı değildir. Dolayısıyla bu çocuk çalınamaz ya da böyle bir buluntu çocuk bir topluluğun cariyesinin çocuğu olabilir. Dolayısıyla onun mirası o topluluğa aittir. Çocuğun babası bilinmediğine göre o beytü'lmale teslim edilir ve kendisini bulan kimse onun efendisi olamaz

30

Abdullah b. Mes'ud şöyle demiştir: "Müslümanlar (köleleri) başıboş, velayet hakkı olmaksızın salıvermezlerdi. Cahiliye dönemi insanları ise onları başıboş salıverir, saibe yaparlardı

31

Narrated from al-Aswad: Aisha (may Allah be pleased with her) wished to purchase Barirah from her owners in order to emancipate her. Her owners, however, stipulated that the right of wala' (patronage/clientship) would remain theirs. Aisha (may Allah be pleased with her) said: "O Messenger of Allah! I wanted to buy Barirah to set her free, but her owners are stipulating that the right of wala' remains theirs." The Messenger of Allah (peace and blessings of Allah be upon him) replied: "Buy her and set her free! The right of wala' belongs only to the one who emancipates — or — you pay her price." The narrator then continues: Aisha (may Allah be pleased with her) then purchased Barirah and emancipated her. Once Barirah became free, she was given the option (regarding her marriage to her slave husband — whether to annul it or continue it). She chose to exercise her right over herself (i.e., chose to annul the marriage) and said: "Even if I were given such-and-such wealth, I would never be with him again." Al-Aswad said: "Barirah's husband was a free man." However, al-Aswad's statement is munqati' (disconnected in its chain). The statement of Ibn 'Abbas — "I saw him as a slave" — is more authentic

Explanation from Fath al-Bari: The purpose of the chapter heading that al-Bukhari set here relates to the slave about whom the master says: "Let there be no wala' of anyone over you," or "You are sa'ibah (a slave set free with no patron)." By this, the master intends to emancipate him while not wishing for anyone to hold the right of wala' over him. A master may also say to his slave: "I emancipate you as sa'ibah," or "You are free as sa'ibah." In the first two expressions, the master must have the intention of emancipation for it to take effect, whereas in the last two, the slave becomes free automatically.

The hadith narrated above is the opening portion of a longer hadith that al-Isma'ili narrated in full with a chain that 'Abd al-Rahman ibn Mahdi traced through Sufyan to Hudhayl. This hadith reads: A man came to 'Abdullah (ibn Mas'ud) and said: "I emancipated a slave of mine as sa'ibah. He has died and left behind wealth, and he has no heirs." "Upon this, 'Abdullah ibn Mas'ud said..." — the narrator then mentions the hadith above, but with the following different wording: "You are his patron (wali al-ni'mah). His inheritance belongs to you. But if you wish to avoid any sin in this matter or feel any discomfort about it, we will accept it on your behalf and place it in the bayt al-mal (public treasury).

This is also the view of al-Hasan al-Basri, Ibn Sirin, and Imam al-Shafi'i regarding the sa'ibah.

According to a narration by 'Abd al-Razzaq (al-Musannaf, IX, 28) with a sound chain from Ibn Sirin: A woman from the Ansar emancipated Salim — the freed slave of the well-known Companion Abu Hudhayfah — as sa'ibah and said to him: "Make a wala' agreement with whomever you wish." Salim then made a wala' agreement with Abu Hudhayfah. When Salim was martyred in the Battle of Yamamah, his inheritance was given to the Ansari woman who had freed him, or to her son.

According to a narration by Ibn al-Mundhir from Bakr ibn 'Abdullah al-Muzani: The wealth of Ibn 'Umar's deceased freed slave was brought to him. Ibn 'Umar said: "We had emancipated him as sa'ibah," and he ordered that the wealth be used to purchase and emancipate a slave. It is possible that Ibn 'Umar did this either as an obligation (wajib) or as a recommended act (mandub).

'Ata' based himself on the apparent meaning of this report and said: "When a sa'ibah dies and leaves no heir, the one who freed him is summoned. If the emancipator accepts his wealth, all is well; otherwise, a slave is purchased with that wealth and emancipated.

There is yet another view on this matter: according to this opinion, the wala' of a sa'ibah belongs to all Muslims, and they inherit his wealth; and if he commits an unintentional killing, the blood money (diyyah) is paid by the Muslims. This is the view of 'Umar ibn 'Abd al-'Aziz and al-Zuhri. Imam Malik holds the same view.

32

İbn Abbas'ın nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Kabe'yi tavaf ederken birisine rastladı. O kişi, burnuna geçirilmiş bir halka ile diğer bir insanı önünden çekerek tavaf ettiriyordu. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hemen o halkayı kendi eliyle kopardı. Sonra yanındaki adama onu eliyle tutmak suretiyle tavaf ettirmesini emretti.

33

Narrated from Ibn Umar that the Messenger of Allah, peace and blessings be upon him, prohibited the selling and gifting of wala (right of patronage over a freed slave).

34

İbn Ömer'in nakline göre mu'minlerin annesi Aişe r.anha azad etmek üzere bir cariye satın almak istedi. Cariyenin sahipleri "Onu sana velası bize ait olmak şartıyla satarız" dediler. Aişe r.anha bu teklifi Resuluilah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e aktarınca Nebiimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Bu şart satın almana mani olmasın! Çünkü vela hakkı ancak azad edene aittir

35

Aişe r.anha şöyle anlatmıştır: Ben Berire'yi satın almak istedim. Sahipleri onun velasının kendilerine ait olmasını şart koştular. Bunu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e açınca bana şöyle dedi: "Onu azad et! Çünkü vela hakkı gümüş parayıveren kimseye aittir." Aişe r.anha şöyle devam etti: Ben onu aza d ettim. Sonra Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Berire'yi çağırdı ve kocasının nikahında kalıp kalmamak hususunda onu muhayyer kıldı. Berire "O bana şu kadar mal verse bile onUn yanında bir gece bile kalmam" dedi ve ondan ayrılmayı tercih etti

36

İbn Ömer şöyle demiştir: Aişe, Berire'yi satın almak istedi ve Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e "Onun sahipleri velanın kendilerine ait olmasını şart koşuyorlar" dedi. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Vela hakkı ancak azad edene aittir" buyurdu

37

Aişe r.anha'nın nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Vela hakkı, kölenin bedeli olan gümüş paraları veren ve hürriyet nimetini vermeyi üzerine alan kimseye aittir" buyurmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: İbn Battal şöyle demiştir: Bu hadis gerek erkek, gerek kadın köleyi hürriyetine kavuşturan herkesin olduğunu gerekli kılmaktadır ki bu, bilginlerin üzerinde ittifak ettikleri görüştür. Vela hakkının bir varisten diğerine geçme meselesine gelince, Ebheri şöyle demiştir: Fıkıh bilginlerinin ittifakla belirttiklerine göre kadınlar ancak köleyi hürriyetine kavuşturduklarında veya böyle bir kadının evladı olduklarında vela hakkı kazanırlar. Ancak Mesruk'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: Vela hakkını babalarından miras olarak elde etme sadece erkeklere mahsus değildir. Tam aksine bu konuda -tıpkı mirasta olduğu gibi- erkekler ve kadınlar eşittir

38

Enes b. Malik'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Bir topluluğun azadlı kölesi, kendilerindendir" buyurmuştur ya da buna benzer bir ifade kullanmıştır

39

Enes'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: "Bir topluluğun kız kardeşinin oğlu da onlardandır" ya da "kendilerindendir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Bir topluluğun azadlı köleSi, kendilerindendir", bir topluiuğun hürriyetine kavuşturdu kı arı kimse kendilerinş' nispet edilir ve o topluluk sözkonusu köleye mirasçı olur demektir. "Bir topluluğun kız kardeşinin oğlu da onlardandır." Yani o çocuk o topluluktan bir kişiye mensuptur ki o da çocuğun annesidir. İbn Ebu Cemre şöyle demiştir: Kız kardeş çocuğundan söz edilmesinin hikmeti, cahiliye döneminde Arapların kız kardeşin -çocukları• şöyle dursun- kızlarının çocuklarına bile iltifat etmeme şeklindeki anlayışlarını yıkmaktır. Cahiliye Araplarından şairin biri şöyle der: Oğullarımız, oğullarımızın oğulları bunlardır nesiimiz, Kızlarımızın oğulları ise değil bizim neslimiz! Şair bu ifadesiyle akrabalar arasında kaynaşmayı teşvik etmektedir. Biz de şunu ekleyelim: Azadlılar hakkındaki söze gelince, buradaki hikmet daha önce belirtildiği üzere bir kölnin efendisine evladı lafzı kullanılmaksızın nispet edileceğidir. Zira yakında babasından başkasına intisab eden kimseye yönelik tehdit ve kölenin "nispet" lafzıyla efendisine nispetinin caizliği gelecektir. Bu açıklamayla deliller birbiriyle uzlaşmış olmaktadır. Başarı Allahu Teala'tandır

40

Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem "Her kim mal bırakırsa o mal kendi mirasçılarına aittir. Her kim de borç bırakırsa bize aittir" buyurmuştur. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buharl'ninkullandığı bu başlık, esirin nerede ve ne durumda olduğu ister bilinsin, ister bilinmesin kendisine kalan miras hakkında yapılacak işlemle ilgilidir. İbn Battal şöyle demiştir: Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginleri, bir esire miras düştüğünde o payın kendisi adına bekletileceği kanaatine varmışlardır. Said b. el-Müseyyeb' in düşman elindeki esire mirastan pay verilemeyeceği kanaatinde olduğu nakledilmiştir. İbn Battal şöyle der: Çoğunluğu oluşturan fıkıh bilginlerinin görüşleri daha uygundur. Çünkü o kişi Müslümansa "Her kim mal bırakırsa o mal kendi mirasçılarına aittir" ifadesinin genelliğine girer. İmam Buhari, Ebu Hureyre hadisine yer vererek bu hükme işaret etmektedir. Öte yandan düşman elindeki esir Müslümandır. Dolayısıyla ona Müslümanların ahkamı uygulanır. O kişiye elde bir delilolmadıkça Müslümanların ahkamından farklı bir şey uygulanmaz. Nitekim Ömer b. Abdulaziz de buna işaret etmektedir. Esirin dinden dönmüş olması -bunu kendi isteğiyle yaptığı sabit olmadıkça- yeterli değildir. Netice olarak esir hiçbir kimsenin baskısı altında kalmaksızın kendi gönlüyle dinden döndüğü sabit olmadıkça malının elinden çıktığına hükmedilmez

41

It is narrated from Usama ibn Zayd that the Messenger of Allah (peace and blessings be upon him) said: "A Muslim cannot inherit from a disbeliever, nor can a disbeliever inherit from a Muslim.

Fath al-Bari Commentary:

Al-Bukhari used the wording of the hadith as the chapter heading and then added: "If a disbeliever embraces Islam before the estate is divided, he has no share in the inheritance." By this statement, al-Bukhari indicated that the general import of the hadith encompasses this ruling. Whoever wishes to restrict the non-transfer of inheritance to the condition that the estate has not yet been divided bears the burden of producing evidence for this. The evidence of the majority of jurists is as follows: For inheritance to take effect, death must have already occurred. Since a person's property transfers from him to his heirs at the moment of death, the property does not await division. For wealth transferred from the deceased is acquired as a right even before it has been divided

According to Ibn al-Munayyir, an example of this would be a Muslim who dies and leaves behind two sons — one Muslim and one disbeliever — and the disbeliever son embraces Islam before the estate is divided. Ibn al-Mundhir says: The majority of jurists have concluded that such a child would not receive a share of the inheritance, in accordance with the general import of the hadith of Usama cited here. However, it has been narrated that Mu'adh said: A Muslim can inherit from a disbeliever, but a disbeliever cannot inherit from a Muslim. Mu'adh cited as his evidence the hadith of the Prophet (peace and blessings be upon him): "Islam increases and does not decrease." This hadith was narrated by Abu Dawud and al-Hakim, who declared it authentic. (Abu Dawud, Fara'id; al-Hakim, al-Mustadrak, IV, 383)

"A Muslim cannot inherit from a disbeliever, nor can a disbeliever inherit from a Muslim." Al-Nasa'i narrated this hadith through Hushaym from al-Zuhri with the wording: "Those of two different religions cannot inherit from one another." (al-Nasa'i, al-Sunan al-Kubra, IV, 82) Those scholars who hold that a disbeliever belonging to one religion cannot inherit from a disbeliever belonging to another religion cited this hadith as their evidence. The majority of jurists, however, interpreted the expression "two different religions" as referring to Islam and unbelief. In that case, the hadith becomes identical in meaning to the wording of the hadith cited in the heading. This interpretation is preferable to taking the hadith according to its apparent generality. If the hadith were taken according to its generality, then for example a Jew could not inherit from a Christian

According to the most preponderant view in the Shafi'i school, a disbeliever can inherit from another disbeliever. The Hanafis and the majority of scholars share this view. The opposing view is that of Imam Malik and Ahmad ibn Hanbal. According to a narration from Ahmad ibn Hanbal, there is a distinction between a dhimmi and a harbi. The ruling in the Shami school is likewise. According to a narration from Imam Abu Hanifa, a harbi cannot inherit from a dhimmi. If both parties are harbis, it is a condition that they belong to the same country. According to the Shafi'is, there is no distinction in this regard between whether they belong to the same country or not. Another opinion within the Shafi'i school is the same as that of the Hanafis. According to al-Thawri, Rabi'a, and a group of scholars, disbelievers are of three types: Jews, Christians, and others. According to this view, a member of one of these three groups cannot inherit from a member of either of the other two groups.

42

Aişe r.anha şöyle demiştir: Sa'd b. Ebi Vakkas ile Utbe b. Zem'a bir oğlan çocuğu hakkında anlaşmazlığa düştüler ve Sa'd b. Ebi Vakkas "Ya Resulallah! Kardeşimin oğlu Utbe b. Ebi Vakkas bana bu çocuğun kendi oğlu olduğunu bildirip, bu çocuğun kendi nesebine bağlanmasını vasiyet etti. Şu çocuğun ona benzeyişine bak!" dedi. Abd b. Zem'a da "Ya Resulallah! bu çocuk benim kardeşimdir. Babamın cariyesinden babamın yatağı üzerinde doğdu" dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem çocuğun simasına baktı ve onda Utbe'ye açık bir benzerlik gördü. Sonra "Ey Abd b. Zem'a! Çocuk sana aittir. Çünkü çocuk kimin yatağında dünyaya gelmişse onundur. Zina eden için de mahrumiyet vardır" dedi. Aişe şöyle dedi: "Artık o çocuk Sevde'yi bir daha hiç görmedi." Fethu'l-Bari Açıklaması: İbn Battal şöyle demiştir: İmam Buhari 27 numaralı başlığın altına herhangi bir hadis koymamıştır. Fıkıh bilginlerinin görüşü Hıristiyan köle öldüğünde malı kölelik sebebiyle efendisinindir. Çünkü kölenin herhangi bir mala sahip olması geçerli olmadığı gibi yerleşmiş bir kural da değildir. Dolayısıyla o mal efendinindir. Efendi o malı miras yoluyla hak etmiş değildir. Miras yoluyla ancak miras bırakanın istikrarlı mülkü hak edilir. İbn Sırın'in bu durumdaki kölenin malının beytü'l-inale ait olduğunu, aradaki din farkından dolayı efendinin hiçbir şey alamayacağını söylediği nakledilmiştir. Mükatebe gelince eğer o anlaşma bedelini ödemeden ölmüşse geriye bıraktığı mal, anlaşma bedelinin kalanını kapatmaya yettiği takdirde anlaşma bedeli oradan alınır. Geriye artan ise beytü'l-male kalır. Biz de şunu ekleyelim: Mükateb meselesinde bilginler arasında ihtilaf vardır. Bu ihtilaf, anlaşma bedelinin bir kısmını ödeyen kölenin ödediği miktar kadar hürriyetine kavuşur mu, yoksa üzerinde borç kaldığı sürece köle olmaya devam eder mi şeklindeki ihtilaftan kaynaklanmaktadır. !tk bölümünde bu konuyla ilgili açıklama geçmişti. İmam Buhari çocuğunun nesebini inkar edenin günahı konusunda Sa'd b. Ebi Vakkas'la, Abd b. Zem'a arasındaki anlaşmazlığın sözkonusu edildiği Hz. Aişe radıyallahu an ha hadisine yer vermiştir. Bu hadisin açıklaması "Çocuk kimin döşeğinde dünyaya gelmişse onundur" başlığı altında geçmişti

43

Sa'd şöyle demiştir: Ben Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in "Her kim babasından başkasının -onun kendi babası olmadığını bile bile- çocuğu olduğunu iddia ederse, bu kişiye cennet haramdır" dediğini işittim

44

Ebu Hureyre'nin nakline göre Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Sakın babalarınızdan yüz çevirip uzaklaşmayınız! Her kim babasından yüz çevirip onu terk ederse nankörlük etmiş olur." buyurmuştur.

45

Ebu Hureyre r.a.'in nakline göre Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle demiştir: "İki kadın ve kadınların beraberinde iki oğlan çocukları vardı. Bir kurt geldi ve bunlardan birisinin oğlunu kapıp götürdü. Bunun üzerine kadın diğer kadına "Kurt senin çocuğunu götürdü" dedi. Diğeri de "Hayır, kurt senin çocuğunu götürdü" dedi. Nihayet bu iki kadın davalarını Hz. Dauud Nebie arzettiler. O da aralarında büyük kadının lehine hükmetti. Bu iki kadın çıkıp Davud'un oğlu Süleyman Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gittiler ve davalarına yeniden baktırmak için meseleyi ona haber verdiler. Süleyman Nebi a.s.: "Bana bir bıçak getirin, çocuğu iki kadın arasında yarıp paylaştırayım" dedi. Bunun üzerine küçük kadın 'Aman öyle yapma! Allah sana merhamet etsin! Çocuk bu kadının oğludur" deyince, Süleyman da çocuğun küçük kadına ait olduğuna hükmetti. Ebu Hureyre "VAllahi ben o güne kadar 'sikkiyn' kelimesini asla duymamıştım. Ancak o gün işittim. Bizler sadece "müdye" kelimesini kullanırdık" demiştir. Fethu'l-Bari Açıklaması: İmam Buhari, her biri bir oğlana sahip olup, bunlardan birini kurt kapınca, onun hangisi olduğu yolunda ihtilaf eden, sonra anlaşmazlıklarını Davud Nebi s.a.v.'e arz edip, ardından Süleyman Nebi s.a.v.'in hüküm verdiği bu iki kadının kıssasına yer vermiştir. Bu hadisin açıklaması Enbiya bölümünde Süleyman'ın aleyhisselam hayatı verilirken genişçe geçmişti. İbn Battal şöyle demiştir: Fıkıh bilginleri, kadının çocuğunun nesebini onu inkar eden kocasına veremeyeceği noktasında görüş birliği etmişlerdir. Kadın bu konuda herhangi bir beyyine getirebilirse bu kabul edilir. Çünkü kadın o erkeğin nikahı altındadır. Buna karşılık evli değilse ve babasının kim olduğu bilinmeyen bir çocuk için "Bu benim oğlumdur" deyip, bu konuda kendisiyle hiç kimse çekişmeye girmezse kadının ifadesine göre hareket edilir. Kadın o çocuğa, çocuk da ona mirasçı olur. Ayrıca o çocuğun ana bir kardeşleri de kendisine mirasçı olur. Ancak İbnü't-Tın, İbn Battal'a itiraz etmiş ve İbnü'l-Kasım'dan bir kadın buluntu çocuğun nesebinin kendine ait olduğunu iddia ettiğinde, sözünün kabuledilemeyeceğine dair bir görüş nakletmiştir. Nesai, es-Sünenü'l-Kübra'da bu hadisten çok nefis sonuçlar çıkarmış ve şöyle bir başlık atmıştır: "Hakimin kendisi gibi veya kendisinden daha yüksek mertebede bir başkasının verdiği hükmü -durum bunu gerektirdiğinde- bozması

46

Aişe r.anha şöyle demiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sevinmiş olarak ve yüz çizgileri parlar bir halde yanıma geldi ve bana şöyle dedi: "Görmedin mi biraz önce (kaif) Mücezziz, Zeyd b. Harise ile Usame b. Zeyd'e baktı da 'muhakkak bu ayaklar birbirinden olmadır' dedi." :

47

Aişe r.anha şöyle demiştir: Bir gün Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sevinçli olarak adama girdi ve şöyle buyurdu: "Ya Aişe! Görmedin mi? (kaif) Müdlic kabilesinden olan Mücezziz yanıma geldi de Usame ile oğlu Zeyd'i gördü. Onların üzerinde bir kadife vardı. Kadife ile başlarını örtmüşlerdi de ayaklan açıkta idi. Mücezziz 'şüphe yok ki bu ayaklar birbirinden olmadır' dedi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Kaif", benzerliği anlayan ve izleri birbirinden ayıran kimsedir. Ona kaif denmesi birtakım belirtileri ve izleri araştırmasındandır. Kelime "el-kafi" kelimesinden çevrilmiş gibidir. Müslim'de, Ma'mer ve İbn Cüreye'in nakillerine göre Zühri "Müeezziz kaifti" demişti. Müeezziz'in künyesi İbnü'l-A'ver b. Ca'de el-Müdlici olup, Müdlie b. Murre b. Abd Menaf b. Kinane'ye mensuptur. Kaifler, Kinane ve Esed oğullarına mensuptu. Araplar onların bu mesleklerini kabul ediyorlardı. Sahih olan görüşe göre kaiflik sadece onlara mahsus değildi. Hadiste geçen "l4'{rl2;" cümlesi, az önce veya çok kısa bir zaman önce baktı demektir. Hadisten çıkan sonuçlar: 1. Yüzü örtülü bir kadının aleyhine şahitlik etmek caizdir ve yüzünü görmeksizin onu tanımış olmak yeterlidir. 2.Bir erkek aynı örtü altında oğluyla birlikte yatabilir. 3. Şaibe olmadığı takdirde şahitliğine başvurulmadan önce bir kimsenin şahitliği kabul edilebilir. 4. Bir hakimin heva ve heves sözkonusu olmaksızın davalı veya davacı lehine gerçeğin ortaya çıkmış olmasından dolayı sevinmesi caizdir. (Bir uyan:) Bu hadisin Feraiz kitabına alınması kaifin görüşüne itibar yoktur iddiasında bulunanlara bir red içindir. Çünkü kaifin görüşüne itibar edip, gereğine göre amel eden kimse, nesep verilen çocukla, nesebine katılan baba arasında miras cereyan edeceğini kabul etmek zorundadır