Tüm İslam Kütüphanesi

50 - Tövbe Kitabı

1

Bana Süveyd b. Saîd rivayet etti. (Dediki): Bize Hafs b. Meysera rivayet etti. (Dediki): Bana Zeyd b. Eslem, Ebû Sâlih'den, o da Ebû Hureyre'den, o da Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den naklen rivayet etti ki: Şöyle buyurmuşlar: «Allah (Azze ve Celle): Ben kulumun bana olan zannının yanındayım. Beni zikrettiği yerde, ben onunla beraberim, buyurdu. Vallahi! Allah kulunun tevbesine sizden birinizin sahrada kaybolan hayvanını bulmasından daha çok sevinir. Her kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım ve tıer kim bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.» buyurmuştur

2

Bana Abdullah b. Mesleme b. Ka'neb El-Ka'nebî rivayet etti. (Dediki): Bize Muğıra (yâni; İbni Abdirrahman El-Hizâmî) Ebû'z-Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hureyre'den naklen rivayet etti. (Şöyle demiş): Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Allah birinizin tevbesine birinizin kayıp hayvanını bulduğu vakit sevinmesinden daha çok sevinir.» buyurdular

3

{M-2} Bize Muhammed b. Râfi' de rivayet etti. (Dediki): Bize Abdürrezzâk rivayet etti. (Dediki): Bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'den, o da Ebû Hureyre'den, o da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den naklen bu hadîs mânâsında rivayette bulundu

4

Bize Osman b. Ebî Şeybe ile İshâk b. İbrahim rivayet ettiler. Lâfız Osman'ındır. (İshâk: Ahberana; Osman ise: Haddesenâ tâbirlerini kullandılar. Dedilerki): Bize Cerir, A'meş'den, o da Umara b. Umeyr'den, o da Haris b. Süveyd'den naklen rivayet etti. (Şöyle demiş): Abdullah hasta iken onu dolaşmak üzere yanına girdim de, bize biri kendinden, biri de Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den olmak üzere iki hadîs rivayet etti. (Dediki): Ben, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i şöyle buyururken işittim : «Allah mü'min kulunun tevbesine, çorak helak korkusu olan bir yerde devesi yanında yiyeceği ve içeceği onun üzerinde olduğu halde uyuyan, uyandığında deveyi gitmiş bulan ve onu aramaya giden, nihayet kendisine susuzluk anz olan, sonra (kendi kendine) bulunduğum yerime döneyim de ölünceye kadar yatayım diyen ve başını ölmek için dirseğinin üzerine koyan, sonra uyanarak devesini üzerindeki azığı yiyeceği ve içeceği ile yanında bulan bir adamdan, evet Allah mü'min kulunun tevbesine bu adamın devesi ile azığına sevinmesinden daha çok sevinir.»

5

{M-3} Bize bu hadîsi Ebû Bekr b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dediki): Bize Yahya b. Âdem, Kutbe b. Abdi'l-Azîz'den, o da A'meş'den naklen bu isnadla rivayet etti. Ve: «Yerden bir çoraklıkta bir adanı...» dedi

6

Bana İshak b. Mansûr da rivayet etti. (Dediki): Bize Ebû Usâme rivayet etti, (Dediki): Bize A'meş rivayet etti. (Dediki): Bize Umara b. Umeyr rivayet etti. (Dediki): Haris b. Süveyd'den dinledim. Şunu söyledi: Bana Abdullah biri Resûlullalı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den, diğeri kendinden olmak üzere iki hadîs söyledi. (Dediki): Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Allah mü'min kulunun tevbesine... daha çok sevinir.» Râvi Cerir'in hadîsi gibi rivayette bulunmuştur. İZAH 2747 DE

7

Bize UbeyduUah b. Muaz El-Anberî rivayet etti. (Dediki): Bize babam rivayet etti. (Dediki): Bize Ebû Yûnus, Simâk'dan rivâyat etti. (Demişki): Nu'man b. Beşîr hutbe okudu da şunu söyledi: «Allah'ın kulunun tevbesine sevinmesi, azığını, su tulumunu bir deveye yükleyen, sonra yürüyen. Nihayet bir çorak yere vardığı vakit kaylûle (uykusu) gelen ve inerek bir ağaç altında istirahat eden, derken uyuya kalan ve devesi sıvışıp giden, az sonra uyanarak bir tepeye koşan, fakat hiç bir şey göremeyen, sonra ikinci tepeye koşan, fakat yine bir şey görmeyen, sonra üçüncü tepeye koşan, yine bir şey görmeyen, bunun üzerine dönen ve istirahat ettiği yere gelen. Orada otururken ansızın devesi yürüyerek geliveren hatta yedeğini eline koyan bir adamın sevincinden... Evet! Allah'ın kulun tevbesine sevinci bu adamın devesini bulduğu vakit hâline sevinmesinden daha çoktur.» Simâk demiş ki: Şâ'bi, Nu'man'ın bu hadîsi Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e ref ettiğini söyledi. Bana gelince: Ben onu işitmedim. İZAH 2747 DE

8

Bize Yahya b. Yahya ile Ca'fer b. Humeyd rivayet ettiler. (Ca'fer: Haddesena, Yahya ise: Ahberana tâbirlerini kullandılar. Dedilerki): Bize Ubeydullah b. Iyâd b. Lakıt, Iyâd'dan, o da Bera' b. Âzib'den naklen haber verdi. (Şöyle demiş): Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Yiyecek ve içecek olmayan çorak bir yerde devesi yedeğini sürükleyerek kaçan ve üzerinde kendisinin yiyeceği-içeceği bulunan bu hayvanı yoruluncaya kadar arayan, sonra bir ağacın dibinden geçerken yedeği (ağaca) dolaşan, bu suretle onu ağaca dolaşmış bulan bir adamın sevincine ne dersiniz?» buyurdu. Biz : — Çok olur yâ Resûlallah! dedik. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Beri bakın! Vallahi! Kulunun tevbesine Allah'ın sevinmesi bu adamın devesine sevinmesinden daha çoktur.» buyurdular. Ca'fer: Bize Ubeydullah b. İyad babasından rivayet etti, dedi. İZAH 2747 DE

9

Bize Muhammed b. Sabbâh ile Züheyr b. Harb rivayet ettiler. (Dedilerki): Bize Ömer b. Yûnus rivayet etti. (Dediki): Bize İkrime b. Ammar rivayet etti. (Dediki): Bize İshâk b. Abdillah b. Ebi Talha rivayet etti. (Dediki): Bize Enes b. Mâlik rivayet etti. —Enes bu zâtın amcasıdır.— (Dediki): Resûlulllah (Sallallahu Aleyhi ve Selleın) şöyle buyurdular: «Allah'ın, tevbe ettiği vakit kulunun tevbesine sevinmesi, birinizin devesi üzerinde çorak bir yerde bulunup, devesi kaçtığı, üzerinde de yiyeceği içeceği bulunduğu ve ondan ümidini kestiği, nihayet bir ağaca gelerek gölgesinde yattığı, devesinden ümidini kestiği, o bu halde iken aniden deve karşısına dikiliverdiği ve yedeğinden tuttuğu, sonra sevincinin şiddetinden: — Allahım! Sen benim kulum, ben de senin Rabbinim, dediği; sevincinin şiddetinden yanıldığı zamanki sevincinden daha çoktur.»

10

Bize Heddâb b. Hâlid rivayet etti; bize Hemmâm rivayet etti; bize Katâde, Enes b. Mâlik'ten rivayet etti. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Allah, kulunun tövbesine, sizden birinin ıssız bir çölde kaybettiği devesini uyandığında üzerinde bulduğundaki sevincinden çok daha fazla sevinir.

Bana bu hadisi Ahmed ed-Dârimî de rivayet etti; bize Habbân rivayet etti; bize Hemmâm rivayet etti; bize Katâde rivayet etti; bize Enes b. Mâlik, Nebî (s.a.v.)'den bunun benzerini rivayet etti.

11

Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dediki): Bize Leys Ömer b. Abdil-Aziz'den rivayet eden Muhammed b. Kays'dan, Ömer de Ebû Sırme'den, o da Ebû Eyyûb'dan naklen rivayet etti. Ebû Eyyûb vefatı ânında şunu söylemiş: Size Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den dinlediğim bir şeyi söylemeyi gizlemiştim. Ben Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i: «Siz günah işlemeseniz, Allah günah işleyecek bir halk yaratır; onları affederdi.» buyururken işittim

12

Bize Harun b. Saîd El-Eylî rivayet etti. (Dediki): Bize İbni Vehb rivayet etti. (Dediki): Bana Iyâz (bu zat İbnû Abdillah El-Fıhrî'dir) rivayet etti. (Dediki): Bana İbrahim b. Ubeyd b. Rıfaâ, Muhammed b. Ka'b El-Kurazî'den, o da Ebû Sırme'den, o da Ebû Eyyub El-Ensârî'den, o da Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den naklen rivayet etti ki : Şöyle buyurmuşlar : «Sizin Allah'ın size affedeceği hiç günahlarınız olmasa; Allah günahları olan bir kavim getirir; günahlarını kendilerine affederdi.» İZAH 2749 DA

13

Bana Muhammed b. Rafi' rivayet etti. (Dediki): Bize Abdûrrezzâk rivayet etti. (Dediki): Bize Ma'mer, Cafer El-Cezeli'den, o da Yezîd b. Esam'dan, o da Ebu Hureyre'den naklen haher verdi. (Şöyle demiş): Resulullah (Sallallahu Aleyh: ve Sellem): «Nefsim elinde olan (Allah)'a yemin ederim ki: Siz günah işlememiş olsanız, Allah sizi giderir de, günah işleyen bir kavim getirir. Onlar Allah'a istiğfar ederler, o da kendilerini affederdi.» buyurdular

14

Bize Yahya b. Yahya Et-Teymî ile Katan b. Nuseyr rivayet ettiler. Lâfız Yahya'nındır. (Dedilerki): Bize Ca'fer b. Süleyman, Saîd b. İyâd El-Cüreyrî'den, o da Ebû Osman En-Nehdî'den, o da Hanzalate'l-Useyyidî'den naklen haber verdi. —Bu zât Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in kâtipleriııdendi.— Demiş ki: Bana Ebû Bekr tesâdüf etti de : — Nasılsın yâ Hanzale! dedi. Ben : — Hanzale münafık oldu! dedim. — Sübhânellah! Sen ne söylüyorsun? dedi. — Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Selleın)'in yanında bulunuyoruz. Bize cenneti, cehennemi hatırlatıyor, hattâ onu gözle görmüş gibi oluyoruz. Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'m yanından çıktıktan sonra ise zevcelerle, çocuklarla, geçim dalgalarıyla meşgul oluyoruz. Bu sebeple çok şey unuttuk, dedim. Ebû Bekr : -- Vallahi biz böyle şeylere raslıyoruz, dedi. Ebû Bekr ve ben yürüdük ve Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in yanına girdik. Ben: — Hanzale münafık oldu yâ Resûlallah! dedim. Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Ne o?» diye sordu. -- Yâ Resûlallah! Senin yanında bulunuyoruz. Bize cenneti ve cehennemi hatırlatıyorsun. O derecede ki, gözümüzle görmüş gibi oluyoruz. Senin yanından çıktığımız vakit zevcelerle, çocuklarla ve geçim dalgalarıyla meşgul oluyoruz. Çok şey unuttuk, dedim. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Nefsim elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki, siz benim yanımda bulunduğunuz hal üzere ve zikretmeye devam ederseniz, sizinle melekler döşeklerinizin üzerinde ve yollarınızda musafaha ederler. Ve lakin ya Hanzale! Bazı zaman şöyle, bazı zaman böyle.» buyurdu. Bunu üç defa tekrarladı

15

Bize İshâk b. Mansur rivayet etti. (Dediki): Bize Abdûssamed haber verdi. (Dediki): Babamı rivayet ederken dinledim. (Dediki): Bize Saîd El-Cüreyrî, Ebû Osman En-Nehdî'den, o da Hanzale'den naklen rivayet etti. (Şöyle demiş): Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in yanında idik. Bize nasihat etti. Ve cehennemi hatırlattı. Sonra ev’e geldim. Çocuklarla gülüp söyleştim ve kadınla oynaştım. Müteakiben (evden) çıktım ve Ebû Bekr'e rasladım, bunu kendisine anlattım. Ebû Bekr: Senin anlattığının mislini ben de yaptım, dedi. Derken Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e rastladık. Ben: — Yâ Resûlallah! Hanzale münafık oldu, dedim «Ne söylüyorsun?» dedi. Ve kendisine hikâyeyi anlattım. Ebû Bekr — Onun yaptığının mislini ben de yaptım! dedi. Bunun üzerine: «Yâ Hanzale! Bazı zaman öyle, bazı zaman böyle! Sizin kalbleriniz zikir anındaki hal üzere devam etse, melekler sizinle musâfaha ederler, hatta yollarda size selâm verirlerdi.» buyurdular

16

{m-13} Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dediki): Bize Fadl b. Dükeyn rivayet etti. (Dediki): Bize Süfyan, Said El-Cüreyrî'den, o da Ebû Osman En-Nehdî'den, o da Kâtib Hanzaletü't-Teymî El-Useyyidî'den naklen rivayet etti. (Şöyle demiş): Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in yanında idik. Bize cennet ve cehennemi hatırlattı... Ve Ravi yukarkilerin hadîslerini rivayette bulunmuştur

17

Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dediki): Bize Muğîra (yâni; El-Hızâmî) Ebû'z-Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hureyre'den naklen rivayet ettiki: Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Allah mahlûkatı yarattığı vakit; kendi nezdinde arşın üstünde bulunan kitabına muhakkak benim rahmetim, gadabıma galebe çalar (diye) yazmıştır.» buyurdular

18

Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dediki): Bize Süfyan b. Uyeyne, Ebû'z-Zinad'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hureyre'den, o da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den naklen rivayet etti: «Allah (Azze ve Celle): Benim rahmetim, gadabımı geçmiştir, buyurdu.» demiş

19

Bize Ali b. Haşrem rivayet etti. (Dediki): Bize Ebû Damra, Hâris b. Abdirrahman'dan, o da Atâ' b. Mînâ'dan, o da Ata’ b. Mina’dan, o da Ebu Hureyre‘den naklen haber verdi. Şüyle demiş: Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Allah mahlûkatı yaratdığı vakit: Kitabına —kitap kendi. nezdine konmuş olduğu halde— kendisi için: Benim rahmetim, gadabıma galabe çalar (diye) yazmıştır.» buyurdular

20

Bize Harmele b. Yahya Et-Tûcîbî rivayet etti (Dediki): Bize İbni Vehb haber verdi. (Dediki): Bana Yûnus, İbni Şihab'dan naklen haber verdi. O'na da Saîd b. Müseyyeb haber vermiş ki: Ebu Hureyre şunu söylemiş: Ben Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i : «Allah rahmeti yüz parça yaratmış, doksan dokuzunu kendi nezdinde tutmuş; yeryüzüne bir cüz indirmiştir. İşte mahlukat bu cüz'den dolayı birbirlerine acırlar. Hatta hayvan, üzerine basarım endişesiyle tırnağını yavrusundan kaldırır.» buyururken işittim

21

Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybe ve İbni Hucr rivayet ettiler. (Dedilerki): Bize İsmail (yâni; İbni Ca'fer) Alâ'dan, o da babasından, o da Ebû Hureyre'den naklen rivayet ettiki: Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Allah yüz rahmet yaratmış; bir tanesini mahlûkatı arasına indirmiş­tir. Kendi nezdinde biri müstesna olmak üzere yüz tanesini gizlemiştir.» buyurmuşlar

22

Bize Muhammed b. Abdullah b. Numeyr rivayet etti. (Dediki): Bize babam rivayet etti. (Dediki): Bize Abdû'l-Melik, Atâ'dan, o da Ebû Hureyre'den, o da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den naklen rivayet etti. Şöyle buyurmuşlar : «Şüphesiz Allah'ın yüz rahmeti vardır. Onlardan bir rahmeti ins, cin, hayvanlar ve böcekler arasına indirmiştir, işte onlar bu sebeple birbirine şefkat eder; bu sebeple birbirlerine acırlar. Vahşî, yavrusuna bu sebeple merhamet eder. Allah doksan dokuz rahmeti geriye bırakmıştır. Onlarla kıyamet gününde kullarına rahmet edecektir.» İZAH 2753 TE

23

Bana Hakem b. Musa rivayet etti. (Dediki): Bize Muâz b. Muâz rivayet etti. (Dediki): Bize Süleyman Et-Teymî rivayet etti. (Dediki): Bize Ebû Osman En-Nehdî, Selmânı Fârisî'den rivayet etti. (Şöyle demiş): Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) : «Şüphesiz Allah'ın yüz rahmeti vardır. İşte onlardan bir rahmet vardır ki : Mahlükat kendi aralarında birbirlerine onunla acırlar. Doksan dokuzu kıyamet günü içindir.» buyurdular

24

{M-20} Bize bu hadîsi Muhammed b. Abdi'l-A'lâ da rivayet etti. (Dediki): Bize Mu'temir, babasından bu isnâdla rivayet etti

25

Bize îbni Numeyr rivayet etti. (Dediki): Bize Ebû Muâviye, Dâvud b. Ebî Hind'den, o da Ebû Osman'dan, o da Selman'dan nak­len rivayet etti. (Şöyle demiş): Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Şüphesiz Allah göklerle yeri yarattığı gün yüz rahmet yaratmıştır. Her rahmet göklerle yer arasını dolduracak kadardır. Ondan yeryüzüne bir rahmet indirmiştir. İşte anne yavrusuna bununla şefkat eder. Vahşî hayvanlarla kuşlar birbirlerine bununla acırlar. Kıyamet günü geldiği yüz rahmeti bu rahmetle tamamlayacaktır.» buyurdular

26

Bana Hasen b. Ali El-Hulvâm ile Muhammed b. Sehl Et-Temîmî rivayet ettiler. Lâfız Hasan'ındır. (Dedilerki): Bize İbni Ebî Meryem rivayet etti. (Dediki): Bize Ebû Gassan rivayet etti. (Dediki): Bana Zeyd b. Eslem, babasından, o da Ömer b. Hattâb'dan naklen rivayet ettiki, şöyle demiş: Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e esirler geldi. Bir de baktık ki, esirlerden bir kadın aranıyor. Esirler arasında bir çocuk bulduğu vakit onu alıyor, göğsüne yapıştırıyor ve emziriyor. Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bize : «Bu kadının çocuğunu ateşe atacağını sanır mısınız?» buyurdu. Biz: — Hayır, vallahi! Onu atmamak elinden gelirse (atmaz) dedik. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Muhakkak Allah kullarına bu kadının çocuğuna acımasından daha çok acır.» buyurdular

27

Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybe ve İbni Hucr toptan İsmâil b. Ca'fer'den rivayet ettiler. İbni Eyyûb (Dediki): Bİze İsmail rivayet etti. (Dediki): Bana Ala', babasından, o da Ebû Hureyre'den naklen haber verdiki, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Mü'rnin, Allah nezdindeki azabı bilse, cennetine kimse tama' etmezdi. Kâfir de, Allah indindeki rahmeti bilse, cennetinden kimse ümidini kesmezdi.» buyurmuşlar. İZAH 2756 DA

28

Bana Muhammed b. Merzûk b. Binti Mehdi b. Meymun rivayet etti. (Dediki): Bize Ravlı rivayet etti. (Dediki): Bize Mâlik, Ebû'z-Zinâd'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hureyre'den naklen rivayet etti ki: Resûlullab. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlar: «Hiç iyilik yapmamış bir adam ailesine: Ben öidüğüm vakit beni yakın, sonra yarımı karaya, yarımı da denize saçın! Vallahi Allah bana kâdîrse, elbette beni alemlerden hiç birini azâb etmediği azaba çekecektir, dedi. O adam ölünce, onun emrettiğini yaptılar. Allah da karaya emir buyurdu, o içindekini topladı. Denize emir buyurdu, o da içindekini topladı. Sonra (o adama): Bunu niçin yaptın? diye sordu. Adam : -- Senin haşyetinden Yarabbi! Sen daha iyi bilirsin, dedi. Bunun üzerine Allah onu affetti.»

29

Bize Amr b. Muhammed en-Nâkıd ile İshak b. İbrahim el-Hanzalî, Ubeydullah b. Said ve Muhammed b. Ebî Ömer el-Mekkî hep birden İbn Uyeyne'den rivayet ettiler. Lafız İbn Ebî Ömer'indir. (Dediler ki): Bize Süfyân b. Uyeyne rivayet etti. (Dedi ki): Bize Amr b. Dinar, Said b. Cübeyr'den rivayet etti. (Şöyle demiş:) İbn Abbas'a: "Nevf el-Bikâlî, Benî İsrail'in Nebii Musa (aleyhisselam)'ın Hızır (aleyhisselam)'ın arkadaşı Musa olmadığını söylüyor" dedim. Bunun üzerine şunu söyledi: Allah'ın düşmanı yalan söylemiş. Ben Übey b. Kâ'b'ı dinledim. Diyordu ki: Ben Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'i şöyle buyururken işittim: "Musa (aleyhisselam) Benî İsrail'in ortasında hutbe okumak için ayağa kalktı da kendisine insanların hangisi en âlimdir diye soruldu. Musa: 'En âlim benim' dedi. Bunun üzerine Allah onu muaheze eyledi. Çünkü ilmi Allah'a tefviz etmedi. Allah ona: 'İki denizin kavuştuğu yerde benim kullarımdan bir kul var, o senden daha âlimdir' diye vahiy indirdi. Musa: 'Ey Rabbim! Benim için onunla buluşmanın yolu nedir?' diye sordu. Kendisine: 'Bir zenbilin içine bir balık koyarak sırtına al. Bu balığı nerede kaybedersen, o zat oradadır' denildi. Musa yola revân oldu. Onunla birlikte hizmetçisi de yola çıktı. Bu zat Yûşa' b. Nûn idi. Musa (aleyhisselam) bir zenbilde bir balık taşıyordu. Hizmetçisi ile birlikte yürüyerek gittiler. Nihayet bir kayaya vardılar. Orada gerek Musa (aleyhisselam) gerekse hizmetçisi uyukladılar. Derken zenbildeki balık harekete gelerek zenbilden çıktı ve denize düştü. Allah ondan suyun akıntısını kesti. Hatta su kemer gibi oldu. Balık için bir kanal meydana gelmişti. Musa ile hizmetçisi için şaşılacak bir şey olmuştu. Günlerinin kalan kısmı ile o geceyi de yürüdüler. Musa'nın arkadaşı ona haber vermeyi unutmuştu. Musa (aleyhisselam) sabahlayınca hizmetçisine: 'Sabah kahvaltımızı getir. Gerçekten bu yolculuğumuzda müşkilatla karşılaştık' dedi. Ama emrolunduğu yeri geçinceye kadar yorulmadı. Hizmetçi: 'Gördün mü, kayaya geldiğimizde gerçekten ben balığı unuttum. Ama onu hatırlamayı bana ancak şeytan unutturdu. Ve denizde şaşılacak bir şekilde yolunu tuttu' dedi. Musa: 'İşte bizim istediğimiz buydu' dedi. Hemen izlerini takip ederek geriye döndüler. Kendi izlerini takip ediyorlardı. Nihayet kayaya geldiler. Orada örtünmüş bir adam gördü; üzerinde bir elbise vardı. Musa ona selam verdi. Hızır ona: 'Senin bu yerinde selam ne gezer?' Musa: 'Ben Musa'yım!' Hızır: 'Benî İsrail'in Musa'sı mı?' Musa: 'Evet!' Hızır: 'Sen Allah'ın ilminden bir ilim bilmektesin ki Allah onu sana öğretmiştir; onu ben bilmem. Ben de Allah'ın ilminden bir ilim üzerindeyim ki onu bana öğretmiştir, sen bilmezsin' dedi. Musa (aleyhisselam) ona: 'Sana öğretilenden hakkı bana öğretmek şartıyla sana tabi olabilir miyim?' diye sordu. (Hızır:) 'Sen benimle beraber sabra takat getiremezsin. İyice bilmediğin bir şeye nasıl sabredebilirsin ki?' dedi. (Musa:) 'Beni inşallah sabırlı bulacaksın. Sana hiçbir hususta karşı gelmem' dedi. Hızır ona: 'O hâlde bana tabi olursan bana hiçbir şey sorma, ta ki kendim sana ondan bir şey anıp söyleyinceye kadar!' dedi. Musa: 'Pekâlâ!' cevabını verdi. Müteakiben Hızır ile Musa deniz sahilinden yürüyerek yola revân oldular. Derken yanlarına bir gemi uğradı. Bunlar kendilerini gemiye almaları hususunda gemicilerle konuştular. Gemiciler Hızır'ı derhal tanıdılar ve ikisini de ücretsiz olarak gemiye bindirdiler. Derken Hızır geminin tahtalarından birini söküp çıkardı. Bunun üzerine Musa ona: 'Bir cemaat bizi parasız gemilerine bindirdiler. Sen onların gemisine kasıtlı olarak yolcularını boğmak için onu yaraladın. Gerçekten çok büyük bir iş yaptın' dedi. Hızır: 'Ben sana benimle beraber sabra güç yetiremezsin demedim mi?' dedi. Musa: 'Unuttuğumdan dolayı beni muaheze etme. Bu işte benim başıma güçlük de çıkarma' dedi. Bundan sonra gemiden çıktılar. Sahilde yürürlerken bir de baktılar ki bir çocuk sair çocuklarla oynuyor. Hızır hemen onun başından tutarak eliyle onu kopardı ve çocuğu öldürdü. Bunun üzerine Musa: 'Masum bir nefsi kısas hakkın olmaksızın öldürdün mü? Gerçekten yadırganacak bir şey yaptın!' dedi. Hızır: 'Ben sana benimle beraber sabra güç yetiremezsin demedim mi?' dedi. Musa: 'Ama bu birinciden daha şiddetli idi' dedi ve ilave etti: 'Bundan sonra sana bir şey sorarsam bir daha benimle arkadaşlık etme. Benim tarafımdan özür derecesine vardın!' dedi. Yine yürüdüler. Nihayet bir köye vararak köylülerden yiyecek istediler. Onlar kendilerini misafir kabul etmekten çekindiler. Bu sefer o köyde yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır onu doğrulttu. Hızır eliyle şöyle işaret ediyor, eğrilmiş diyordu; onu doğrulttu. Musa ona: 'Bir kavim ki kendilerine geldik de bizi ne misafir aldılar, ne doyurdular. Dilesen bunun için ücret alabilirdin' dedi. Hızır: 'Artık bu seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Sabredemediğin şeyin tevilini sana haber vereceğim' dedi." Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: "Allah Musa'ya rahmet eylesin. Dilerdim ki sabretseydi de Hızır ile birlikte görüp geçirdiklerini bize anlatmalıydı." Ravi diyor ki: Rasûlullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular: "Birincisi Musa'nın bir unutması idi. Bir serçe gelerek geminin kenarına kondu. Sonra denize bir gaga vurdu. Bunun üzerine Hızır ona: 'Benim ilmimle senin ilmin Allah'ın ilminden ancak şu serçenin denizden azalttığı su kadar azaltmıştır' dedi." Said b. Cübeyr şöyle demiş: İbn Abbas şu ayeti okuyordu: "Önlerinde bir hükümdar vardı ki işe yarar geminin hepsini gasben alacaktı." Şu ayeti de okuyordu: "Çocuğa gelince: O kâfirdi."

30

Bana Ebû'r-Rabî' Süleyman b. Dâvud rivayet etti. (Dediki): Bize Muhammed b. Harb rivayet etti. (Dediki): Bana Zübeydî rivayet etti. Zührî demişki: Bana Humeyd b. Abdİrrahman b. Avf, Ebû Hureyre'den naklen rivayet etti. (Şöyîe demiş): Ben Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i: «Bir kul kendine israf etti...» buyururken işittim. Râvi: «Allah da onu affetti...» cümlesine kadar Ma'mer'in hadîsi gibi rivayette bulunmuş. Kedi kissasındaki kadının hadîsini anmamıştır. Zübeydî'nin hadîsinde: «Dediki, bunun üzerine Allah (Azze ve Celle) ondan bir şey alan her nesneye: Ondan aldığını ver! buyurdu...» cümlesi vardır

31

Bana Ubeydullah b. Muaz El-Anberî rivayet etti. (Dediki): Bize babam rivayet etti. (Dediki): Bize Şu'be, Katâde'den rivayet etti. O da Ukbe b. Abdil-Câfiri şöyle derken işitmiş: Ben Ebû Saîdi Hûdri'yi Nebi (Sallallahu Aleyhi've Sellem)'den rivayet ederken dinledim: «Sizden öncekilerden bir adama Allah mal ve çoluk-çocuk vermişti. O adam çocuklarına : Ya benim emrettiğimi yaparsınız, yahut mirasımı sizden başkasına vaisyet ederim! Ben öldüğüm vakit beni yakın (zannederim şöyle dedi). Sonra beni ezin ve rüzgâra savurun. Çünkü ben Allah nezdınde hiç bir hayır biriktirmedim. Şüphesiz ki, Allah beni azab etmeye kadirdir, demiş, onlardan söz almıştı. Onlar da, Rabbim hakkı için kendisine bunu yaptılar. Bunun üzerine Allah : — Seni bu yaptığına sevkeden nedir? diye sordu. O da: Senden korkum! cevabını verdi. Onu bu sözden başka telafi eden olmadı.»

32

Bize bu hadîsi Yahya b. Habîb El-Harîsî de rivayet etti. (Dediki): Bize Mu'temir b. Süleyman rivayet etti. (Dediki): Bana babam şunu söyledi. Bize Katâde rivayet etti. H. Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe de rivayet etti. (Dediki): Bize Hasen b. Musa rivayet etti. (Dediki): Bize Şeyban b. Abdirrahman Rivayet etti. H. Bize İbni Mûsennâ dahi rivayet etti. (Dediki): Bize Ebû'l-Velid rivayet etti. (Dediki): Bize Ebû Avâne rivayet etti. Her iki râvi Katâde'den rivayette bulunmuş ve râvilerin hepsi Şu'be'nin isnadiyle onun hadîsi gibi rivayet etmişlerdir. Şeyban ile Ebû Avâne'nin hadîsinde: «Halkdan bir adam'a Allah mal ve çoluk çocuk ihsan etmişti.» cümlesi: Teymî'nin hadîsinde de: «Çünkü o Allah nezdine bir hayr takdim etmemişti.» cümlesi vardır. Bu cümleyi Katâde : «Allah indinde bir hayır biriktirmedi...» diye tefsir etmiştir. Seyban'ın hadîsinde: «Çünkü o vallahi Allah indinde bir hayır biriktirmemiştir...» cümlesi vardır. Ebû Avâne'nin hadîsinde ise (ibteera) kelimesi mimle (imteera) şeklinde rivayet olunmuştur. Bu hadîsi Buharî «Kitâbu'l-Enbiya»'da tahric etmiştir. Bu hadîs dahi az önceki (2756) rivayet mânâsmdadır. İZAH 2759 DA

33

Bana Abdû'l-A'lâ b. Hammad rivayet etti. (Dediki): Bize Hammad b. Seleme, İshak b. Abdillah b. Ebî Talha'dan, o da Ahdurrahman b. Ebî Amra'dan, o da Ebû Hureyre'den, o da Nebi (Sallallahu Aleyhi've Sellem)'den Rabbi (Azze ve Celle)'den hikâye ettikleri meyamnda rivayet etti. Şöyle buyurmuşlar: «Bir kul bir günah işlese de: Allahım, bana günahımı bağışla! dese. Allah Tebareke ve Teâla: Kulum bir günah işledi ve bildi ki, kendisinin günahı affeden ve günah'dan dolayı muaheze buyuran bîr Rabbi vardır, buyurdu. Sonra kul dönse de, tekrar günah İşlese. Ve : Ey Rabbim! Bana günahımı bağışla! dese. Tebareke ve Teâla Hazretleri yine: Kulum bir günah işledi ve bildi ki, kendisinin günahı affeden ve günahdan dolayı muaheze buyuran bir Rabbi vardır, der. Sonra kul dönerek tekrar günah İşlese ve: Ey Rabbîm! Bana günahımı bağışla, dese. Tebareke ve Teâla Hazretleri (tekrar): Kulum bir günah işledi ve bildi ki, kendisinin günahı affeden ve günahdan dolayı muaheze buyuran bir Rabbi vardır. Dilediğini yap, sana günahını bağışladım, buyurur.» Abdû'I-A'lâ dedi ki: Bilmiyorum, üçünde mi, yoksa dördüncüde mi dilediğini yap! dedi.»

34

{M-29} Ebû Ahmed dediki: Bana Muhammed b. Zencûyete'l-Kuraşî EI-Kuşeyrî rivayet etti. (Dediki): Bize Abdû'l-A'la b. Hammad En-Nersî bu isnadîa rivayet etti

35

Bana Abd b. Humeyd rivayet etti, (Dediki): Bana Ebû'l-Velid rivayet etti. (Dediki): Bize Hemmâm rivayet etti. (Dediki): Bize İshak b. Abdillah b. Ebî Talha rivayet etti. (Dediki): Medine'de Abdurrahman b. Ebî Amra denilen bîr râvi vardı. Onu şöyle derken işittim. Ben Ebû Hureyre'yi şunu söylerken dinledim; Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve SelIem)'i: Râvi Hammad b, Seleme'nin hadîsi mânâsında rivayet etmiş; günah işlerse tâbirini üç defa zikretmiş, üçüncüde: «Ben kulumu affettim, istediğini yapsın.» demiştir. İZAH 2759 DA

36

Bize Muhammed b. el-Müsennâ rivayet etti; bize Muhammed b. Cafer rivayet etti; bize Şu'be, Amr b. Mürre'den rivayet etti. Amr b. Mürre şöyle dedi: Ebû Ubeyde'nin Ebû Mûsâ'dan, onun da Peygamber'den (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet ettiğini işittim. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Şüphesiz Allah Azze ve Celle, gündüz günah işleyenlerin tövbe etmesi için geceleyin elini uzatır; gece günah işleyenlerin tövbe etmesi için de gündüzün elini uzatır. Bu durum, güneş batıdan doğuncaya kadar sürer.

Bize Muhammed b. Beşşâr da rivayet etti; bize Ebû Dâvud rivayet etti; bize Şu'be aynı isnatla buna benzer şekilde rivayet etti.

37

Bize Osman b. Ebî Şeybe ile İshâk b. İbrahim rivayet ettiler, (İshâk: Ahberana; Osman ise: Haddesena tâbirlerini kullandılar. Dedilerki): Bize Corir, A'mcş'den, o da Ebû Vâil'den, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti. (Şöyle demiş): ResûluIIah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Övülmeyi Allah'dan daha ziyade seven kimse yoktur. Bundan dolayı kendini medhetmiştir. Allah'dan daha kıskanç kimse de yoktur. Bundan dolayı kötülükleri haram kılmıştır,» buyurdular

38

Bize Muhammed b. Abdillah b. Numeyr ile Ebû Kureyb rivayet ettiler. (Dedilerki): Bize Ebû Muâviye rivayet etti. H. Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe de rivayet etti. Lâfız onundur. (Dediki): Bize Abdullah b. Numeyr ile Ebû Muaviye, A'meş'den, o da Şakîk'dan, o da Abdullah'dan naklen rivayet etti. (Şöyle demiş): ResûluIIah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Allah'dan daha kıskanç kimse yoktur. Bundan dolayı kötülüklerin açığını kapalısını haram kılmıştır. Allah'dan daha ziyade medhi seven kimse de yoktur.» buyurdular

39

Bize Muhammed b, Müsennâ ile İbni Beşşâr rivayet ettiler. (Dedilerki): Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. (Dediki): Bize Şu'be, Amr b. Mürra'dan rivayet etti. (Demişki): Ebû Vâil'i şunu soylerken işittim: Ben Abdullah b. Mes'ud'u şöyle derken dinledim. (Amr ona bu hadîsi Abdullah'dan sen mi işittin? diye sordum. Evet, cevâbım verdi ve hadîsi merfu olarak rivayet etti, demiş.) Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular: «Allah'dan daha kıskanç kimse yoktur. Bundan dolayı kötülüklerin açığını kapalısını haram kılmıştır. Allah'dan daha ziyade medhi seven kimse de yoktur. Onun için kendini medhetmîştir.»

40

Bize Osman b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb ve İshak b. İbrahim rivayet ettiler. (İshak: Ahberana; ötekiler: Haddesena tâbirlerini kullandılar. Dedilerki): Bize Cerir, A'meş'den, o da Mâlik b. Hâris'den, o da Abdurrahman b. Yezîd'den, o da Abdullah b. Mes'ud'dan naklen rivayet etti. (Şöyle demiş): Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) : «Medih, Allah (Azze ve Celle)'den daha çok kimseye makbul değildir. Bundan dolayı kendini methetmiştİr. Allah'dan daha kıskanç da kimse yoktur. Bundan dolayı kötülükleri haram kılmıştır. Ve hiç bir kimseye özür Allah'dan daha makbul değildir. Bundan dolayı kitabı indirmiş ve Peygamberlere göndermiştir» buyurdular. İZAH 2762 DE

41

Bize Amru'n-Nakid rivayet etti. (Dediki): Bize İsmail b. ibrahim b. Uleyye, Haccâc b. Ebî Osman'dan rivayet etti. (Demişki): Yahya şunu söyledi: Bana da Ebû Seleme, Ebû Hureyre'den rivayet ettî. (ŞÖyle demiş): Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ; «Şüphesiz ki, Allah kıskanır. Mu'min de kıskanır. Allah'ın ksskanması, mu'mine haram kıldığı şeyi getirmesidir.» buyurdular

42

Yahya dediki: Bana da Ebû Seleme rivayet etti. Ona da Urve b. Zübeyr rivayet etmiş, ona da Esma binti Ebî Bekr rivayet etmiş ki: Kendisi Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i şöyle buyururken işitmiş: «Allah (Azze ve Celle)'den daha kıskanç hiç bir şey yoktur.»

43

Bize Muhammed b. Müsennâ rivayet etti. (Dediki): Bize Ebû Dâvud rivayet etti. (Dediki); Bize Ebân b. Yezîd ile Harb b. Şeddâd, Yahya b. Ebî Kesir'den, o da Ebû Seleme'den, o da Ebû Hureyre'den, o da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den naklen Haccac'ın hassaten Ebû Hureyre'nin hadîsini rivayet ettiği gibi rivayette bulundu. Ama Esma hadîsini anmadı. İZAH 2762 DE

44

Bize Muhammed b. Ebî Bekr El-Mukaddemî rivayet etti. (Dediki): Bize Bişr b. Mufaddal, Hişam'dan, o da Yahya h. Ebî Kesîr'den, o da Ebû Seleme'den, o da Urve'den, o da Esma'dan, o da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den naklen rivayet etti ki: «Allah (Azze ve Celle)'den daha kıskanç hiç bir şey yoktur.» buyurmuşlar

45

Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dediki): Rize Abdû'l-Aziz (yâni; İbni Muhammed) Alâ'dan, o da babasmdan, o da Ebû Hureyre'den naklen rivayet etti ki: Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Mü'min kıskanır. Ama Allah'ın kıskançlığı daha şiddetlidir.» buyurmuşlar

46

{M-38} Bize Muhammet! b. Müsennâ da rivayet etti..(Dediki): Bize Muhammed b. Ca'fer rivayet etti. {"Dediki): Bize Şu'be rivayet etti. (Dediki): Ben Alâ'yi bu isnadla rivayet ederken işittim. Dikkat bu izah 2762 ile aynıdır

47

Bize Kuteybe b. Saîd ile Ebû Kâmil Fudayl b. Hüseyn El-Cahderî, ikisi birden Yezid b. Zürey'den rivayet ettiler. Lâfız Ebû Kâmil'indir. (Dediki); Bize Yezid rivayet etti. (Dediki): Bize Teymî, Ebû Osman'dan, o da Abdullah b. Mes'ud'dan naklen rivayet ettiki: Bir adam bir kadından öpücük almış. Müteakiben Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e gelerek bunu kendisine anlatmış. Bunun üzerine : «Namazı gündüzün iki tarafında ve gecenin bazı saatlerinde dosdoğru kıl! Şüphesiz ki, iyilikler kötülükleri giderir. Bu hatırlayanlara bir hatırlatmadır.» [Hud 114] âyet-i kerîmesi inmiş. Adam : — Bu bana mı mahsus yâ Resûlallah! diye sormuş. «Ümmetimden onunla amel edenlere!» buyurmuşlar

48

Bize Muhammed b. Abdi'I-A'lâ rivayet etti. (Dediki): Bize Mu'temir, babasından rivayet etti. (Demişki): Bize Ebû Osman İbni Mes'ud'dan rivayet ettiki: Bir adam Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e gelerek, kendisinin bir kadına ya öpmek, ya elle dokunmak veya başka bir şeyle İsabet ettiğini söylemiş. Galiba bunun keffaretini soruyormuş. İbni Mes'ud demiş ki: Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle) şu âyeti indirdi... Sonra Yezid'in hadîsi gibi anlatmıştır

49

Bize Osman b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dediki): Bize Cerir, Süleyman Et-Teymî'den bu isnadla rivayet etti. (Dediki): Bir adam bir kadına zinadan başka bir şeyle temasda bulundu. Arkacığından Ömer İbni Hattab'a geldi. O bunu ona büyülttü. Sonra Ebû Bekr'e geldi. O da bunu ona büyülttü. Sonra Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e geldi... Ve râvi Yezîd'Ie Mu'temir'in hadîsi gibi anlatmıştır

50

Bize Yahya b. Yahya ile Kuteybe b. Saîd ve Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivayet ettiler. Lâfız Yahya'nındır. (Yahya: Ahberanâ; ötekiler: Haddesenâ tâbirlerini kullandılar, dediler ki): Bize Ebû'l-Ahvas, Simâk'den, o da İbrahim'den, o da Alkame ile Esved'den, onlar da Abdullah'dan naklen rivayet etti. Abdullah şöyle demiş: Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e bir adam gelerek: — Ben Medine'nin kenarında bir kadını elledim. Ama ona cima etmeksizin dokundum. İşte ben buyum. Benim hakkımda dilediğini hüküm buyur! dedi. Bunun üzerine Ömer ona : — Sen kendini örtbas etmiş olsan, Allah muhakkak seni örtbas ederdi. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir şey söylemedi. Ve adam kalkıp gitti. Derken Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) arkasından bir adam göndererek onu çağırdı ve kendisine şu âyeti okudu: «Namazı gündüzün iki tarafında ve gecenin bazı saatlerinde dosdoğru kıl! Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri giderir. Bu hatırlayanlara bir hatırlatmadır.» [Hud 114] Bunun üzerine cemaattan bir adam: «— Yâ Nebiyyallah! Bu ona mı mahsus? diye sordu. Resülullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Bilâkis bütün insanlara.» cevâbını verdi

51

Bize Muhammed b. Müsennâ rivayet etti. (Dediki): Ebû'n-Nu'man Hakem b. Abdillah El İclî rivayet etti. (Dediki): Bize Şu'be, Simâk b. Harb'den rivayet etti. (Demişki): Ben İbrahim'i dayısı Esved'den, o da Abdullah'dan, o da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den naklen Ebû'l-Ahvas'ın hadîsi mânâsında rivayet ederken dinledim. O hadîsinde şunu da söyledi: «Muaz: Yâ Resûlallah! Bu (hüküm) yalnız buna mı mahsus, yoksa hepimize umumî mi? dedi. «Bilâkis hepinize umûmîdir!» buyurdular

52

Bize Hasen b. Ali El-Hulvânî rivayet etti. (Dediki): Bize Amr b. Âsim rivayet etti. (Dediki): Bize Hemmam, İshak b, Abdillah b. Ebî Talha'dan, o da Enes'den naklen rivayet etti. Enes şöyle demiş: Bir adam Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e gelerek: — Yâ Resûlallah! Ben hadd (-i şer'îy)'e isabet ettim. Onu bana tatbik ediver, dedi. Namaz vakti de gelmişti. Adam Resûlullalı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'le birlikte namazı kıldı. Namazı eda ettikten sonra: — Yâ Resûlallah! Ben hadde isabet ettim. Hakkımda Allah'ın kitabını tatbik ediver! dedi. Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) «Sen bizimle beraber namazda bulundun mu?» diye sordu. Adam: — Evet! dedi, «Sen affolundun!» buyurdular. İZAH 2865 DE

53

Bize Nasr b. Ali El-Cahdamî ile Zûheyr b. Harb rivayet ettiler. Lâfız Züheyr'indir. (Dedilerki): Bize Ömer b. Yûnus rivayet etti. (Dediki): Bize İkrime b. Ammar rivayet etti. (Dediki): Bize Şeddâd rivayet etti. (Dediki): Bize Ebû Ümâme rivayet etti. (Dediki): Bir defa Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mescidde bizde beraberinde oturmakta iken anîden bir adam gelerek : — Yâ Resûlallah! Ben hadde isabet ettim. Onu bana tatbik ediver! dedi. Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona cevap vermeden sükût buyurdu. Sonra adam sözünü tekrarlayarak: — Yâ Resûlallah! Ben hadde isabet ettim. Onu bana tatbik ediver! dedi. Yine sükût buyurdular. Namaz kılındı. Ebû Ümâme demişki: Nebiyyullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) oradan ayrılınca bu zat Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çekildiği anda peşine takıldı. Ben de bu adama ne cevap vereceğini göreyim diye Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'in peşine takıldım. Derken adam Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e yetişerek : — Yâ Resûlallah! Ben hadde isabet ettim. Onu hana tatbik ediver! dedi. Ebû Ümâme şunu söylemiş: Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona : «Ne dersin, evinden çıktığın vakit güzelce abdest aldın değil mi?» diye sordu. Adam: — Hay hay ya Resûlallah! dedi. «Sonra bizimle beraber namazda bulundun değil mİ?» dedi. Adam: — Evet yâ Resûlallah! cevabını verdi. Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona: «işte Allah haddini sana bağışladı. —Yahut günahını sana bağışladı.—» buyurdular

54

Bize Muhammed b. Müsennâ ile Muhammed b. Beşşâr rivayet ettiler. Lâfız İbni Müsennâ'nındır. (Dedilerki): Bize Muâz b. Hişâm rivayet etti. (Dediki): Bana babam, Katâde'den, o da Ebû's-Sıddık'dan, o da Ebû Saîd-i Hudrî'den naklen rivayet etti ki: Nebiyyullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlar: «Sizden öncekiler içinde bir adam vardı ki, doksan dokuz insan öldürmüştü. Bu sebeple dünya insanlarının en âlimi kim olduğunu sordu. Ona bir râhib gösterdiler. O da râhibe gelerek kendisinin doksan dokuz kişi öldürdüğünü söyledi, tevbesi kabul edilip edilmeyeceğini sordu. Râhib: Hayır! cevabını verdi. Adam onu da öldürdü ve bununla yüzü tamamladı. Sonra yeryüzü halkının en âlimini sordu. Ona âlim bir zat gösterdiler. Adam ona (da giderek) kendisinin yüz kişi öldürdüğünü, tevbesinin kabul edilip edilmeyeceğini arzetti. O: — Evet! (Kabul edilir.) Seninle tevben arasına kim girebilir? Filân yere git. Orada Allah'a ibâdet eden insanlar vardır. Onlarla birlikte Allah'a ibâdet et! Memleketine dönme! Çünkü orası kötü yerdir, dedi. Adam gitti. Yolun yarısına varınca eceli geldi. Bu sefer onun hakkında rahmet melekleriyle azab melekleri münakaşa ettiler. Rahmet melekleri: — Bu adam tevbe ederek kalbiyle Allah'a yönelerek geldi, dediler. Azab melekleri ise: — O hiç bir hayır işlemedi, dediler. Bunun üzerine yanlarına insan suretinde bir melek geldi. Onu aralarında hakem yaptılar. O da: — İki yerin arasını ölçün, hangi yere daha yakınsa bu adam oralıdır, dedi. O yeri ölçtüler ve adamın gitmek istediği yere daha yakın buldular. Bunun üzerine ruhunu rahmet melekleri kabzetti.» Katâde demiş ki: «Hasen şunu söyledi: Bize anlatıldığına göre, bu adam ölüm kendisine gelince göğsüyle (o tarafa doğru) ilerlemiş.»

55

Bize İshâk b. İbrahim El-Hanzalî ile Haccâc b. Şâir rivayet ettiler. Lâfız Haccâc'ındır. (İshâk; ahberanâ, Haccâc ise; haddesenâ ta'birini kullandı.) (Dediler ki): Bize Abdürrezzak haber verdi. (Dediki): Bize Sevrî, Alkame b. Mersed'den, o da Muğire b. Abdullah el-Yeşkurî'den, o da Ma'rur b. Süveyd'den, o da Abdullah b. Mes'ud'dan naklen haber verdi. Dedi ki: Ümmü Habibe: — Allahım! Zevcim Resûlullah ile babam Ebû Süfyan ve kardeşim Muaviye'den beni yararlandır, diye dua etti. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona: «Sen Allah'tan belirlenmiş eceller, çiğnenmiş izler ve taksim edilmiş rızıklar için diledinde bulundun. Onlardan hiçbir şey vaktinden önce çabuklaştırılmaz, vaktinden sonra da geciktirilmez. Allah'tan seni cehennem azabından ve kabir azabından korumasını isteseydin, bu senin için daha hayırlı olurdu» buyurdu. Bunun üzerine bir adam: — Yâ Resûlallah! Maymunlar ve domuzlar, suretleri değiştirilenlerden midir? diye sordu. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Allah Azze ve Celle helak ettiği yahut azap verdiği bir kavme nesil vermez. Maymunlar ve domuzlar bundan önce de var idiler» buyurdular. (Bana bu hadîsi Ebû Dâvud Süleyman b. Ma'bed rivayet etti. Dediki): Bize Hüseyin b. Hafs rivayet etti. (Dediki): Bize Süfyân bu isnadla rivayette bulundu. Yalnız o: «Ve varılmış eserler...» demiştir. İbn Ma'bed: «Bazıları bu hadîsi hillinden yani vukuundan önce diye rivayet etti.» dedi.

56

Bize Muhammed b. Beşşâr rivayet etti, (Dediki): Bize İbni Ebî Adiy rivayet etti. (Dediki): Bize Şu'be, Katâde'den bu isnadla Muâz b. Muâz'ın hadîsi gibi rivayette bulundu. O bu hadîse şunu da ziyâde etmiştir: «Bunun üzerine Allah beriki meleklere: Uzaklasın! Ötekilere de: Yaklaşın! dîye vahy buyurdu.»

57

Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dediki): Bize Ebû Usâme, Talha b. Yahya'dan, o da Ebû Bürde'den, o da Ebû Musa'dan naklen rivayet etti. (Şöyle demiş): ResûluIIah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): «Kıyamet günü geldiği vakit Allah (Azze ve Celle) her müslüman'a bir yahudi veya hıristiyan verecek ve : Bu senin cehennemden fidyendir, diyecektir.» buyurdular

58

Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dediki): Bize Affân b. Müslim rivayet etti. (Dediki): Bize Hemmam rivayet etti. (Dediki): Bize Katâde rivayet etti. Ona da Avn ile Said b. Ebî Bürde rivayet etmişlerdir ki, kendileri Ebû Bürde'yi Ömer b. Abdilâziz babasından, o da Nebi (Sallalîahu Aleyhi ve Sellem)'den naklen rivayet ederken görmüşler. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlar: «Müslüman bir kimse ölürse, Allah onun yerine cehennem'e bir yahudî veya hıristiyan koyar.» Bunun üzerine Ömer b. Abdi'l-Aziz, babasının bu hadîsi Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den rivayet ettiğine kendinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için Ebû Bürde'ye üç defa yemin ettirmiş. Râvî diyor ki: Ebû Bürde ona yemin etti. Katâde: Bana Saîd yemin ettirdiğini söylemedi ama Avn'ın sözünü de inkâr etmedi, demiş

59

{M-50} Bize İshâk b. İbrahim ile Muhammed b. Müsennâ hep birden Abdû's-Samed b. Abdi'I-Vâris'den rivayet ettiler. (Demişki): Bize Hemmam haber verdi. (Dediki): Bize Katâde bu isnadla Affan'ın hadîsi gibi rivayette bulundu. O: «Avn b. Utbe» dedi

60

Bize Muhammed b. Amr b. Ubbâd b. Cebele b. Ebî Revvâd rivayet etti. (Dediki): Bize Harami b. Umara rivayet etti. (Dediki): Bize Şeddad Ebû Talhata'r-Kâsibî, Gaylan b. Cerir'den, o da Ebû Bürde'den, o da babasından, o da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den naklen rivayet etti. «Kıyamet gününde müslümanlardan bîr takım kimseler dağlar kadar günahlarla gelecekler, fakat Allah onlara bu günahları affedecek ve onları —benim zannettiğime göre— yahudilerle hırİstiyanların üzerine yükleyecektir.» buyurdular. Ebû Ravh: «Şekkin kimden geldiğini bilmiyorum.» demiş. Ebû Bürde demiş ki: Ben bu hadîsi Ömer b. Abdi'l-Aziz'e rivayet ettim de: Bunu sana baban Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den! mi rivayet etti? diye sordu: Evet! dedim

61

Bize Zübeyr b. Harb rivayet etti. (Dediki): Bize İsmail b. İbrahim, Hişam-ı Destevâî'den, o da Katâde'den, o da Safvân b. Muhriz'den naklen rivayet etti. Safvân şöyle demiş: Bir adam İbni Ömer'e fısıltı hakkında Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'i ne buyururken işittin? diye sordu. İbni Ömer: Onu : «Kıyamet gününde mü'min Rabbi (Azze ve Celle)'ye yaklaşacak, o derece ki, üzerine Allah affını indirecek ve ona günahlarını itiraf ettirecektir. Kendisine (filân günahını) biliyor musun? diye soracak. Mü'min: Ey Robbim! biliyorum, diyecek. Teâla Hazretleri: Onu ben dünyada sana örtbas etmiştim. İşte bugünde onu sana bağışlıyorum, diyecek. Bunun üzerine İyiliklerinin sahifesi verilecektir. Kâfirlerle münafıklara gelince, onlar için mahlûkat huzurunda: İşte Allah namına yalan söyleyenler bunlardır, diye nida edilecektir!» buyururken işittim, dedi

62

Bize Kuteybe b. Saîd, Mâlik b. Enes'ten —kendisine okunmak suretiyle— naklen rivayet etti; o da Süheyl'den, o babasından, o da Ebû Hüreyre'den nakletti. Buna göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetin kapıları pazartesi ve perşembe günleri açılır. Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayan her kulun günahları bağışlanır; ancak kardeşiyle arasında kin bulunan kimse bundan müstesnadır. (O zaman meleklere) 'Bu ikisini barışıncaya kadar bekletin, bu ikisini barışıncaya kadar bekletin, bu ikisini barışıncaya kadar bekletin' denilir.

Bana bu hadisi Züheyr b. Harb da rivayet etti; bize Cerîr rivayet etti. (Farklı bir yolla) bize Kuteybe b. Saîd ve Ahmed b. Abde ed-Dabbî, Abdülaziz ed-Derâverdî'den nakletti. Her ikisi de Süheyl'den, o babasından, Mâlik'in isnâdıyla onun hadisine benzer şekilde nakletti. Ancak Derâverdî'nin —İbn Abde rivayetinde— hadisinde "müstehâcireyn" (birbirine küs olan iki kişi) ifadesi geçmektedir. Kuteybe ise "mühtecireyn" lafzını kullanmıştır.

63

Bana Ebû't-Tâhir Ahmed b. Amr b. Abdillah b. Amr b. Serh —Benî Ümeyye'nin azatlısı— rivayet etti; bana İbn Vehb haber verdi; bana Yûnus, İbn Şihâb'dan nakletti. İbn Şihâb şöyle dedi: Ardından Resûlullah (s.a.v.) Tebük gazvesine çıktı; Şam'daki Rum'u ve Arap Hristiyanlarını hedef alıyordu.

İbn Şihâb dedi ki: Bana Abdurrahman b. Abdillah b. Ka'b b. Mâlik haber verdi. Buna göre Abdullah b. Ka'b, gözleri görmez olduğunda Ka'b'ın oğulları içinde ona rehberlik eden kişiydi. Abdullah şöyle dedi: Ka'b b. Mâlik'in, Tebük gazvesinde Resûlullah (s.a.v.)'in yanında olmayıp geride kalışına dair kendi ağzından anlattıklarını işittim.

Ka'b b. Mâlik şöyle dedi:

Resûlullah (s.a.v.)'in çıktığı hiçbir gazadan Tebük gazvesi dışında geri kalmadım. Ancak Bedir gazvesinde de geri kalmıştım; fakat Resûlullah (s.a.v.) o seferden geri kalanların hiçbirini kınamamıştı. Zira Resûlullah (s.a.v.) ve Müslümanlar yalnızca Kureyş'in kervanını ele geçirmeyi niyet ederek yola çıkmışlardı; Allah ise onları, önceden bir anlaşma olmaksızın düşmanlarıyla karşı karşıya getirmişti.

Ben Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte Akabe gecesinde hazır bulunmuştum; o gece İslam üzerine birbirimize söz vermiştik. Bu, benim için Bedir'de bulunmaktan daha kıymetliydi; her ne kadar Bedir halk arasında daha çok anılsa da. Tebük gazvesinde Resûlullah (s.a.v.)'in yanında bulunmayışımın hikâyesine gelince: O seferden geri kaldığımda hiçbir zaman bu kadar güçlü ve varlıklı olmamıştım. Allah'a yemin olsun, o gazadan önce hiç aynı anda iki bineğe sahip olmamıştım; o gazada ise ilk kez iki bineğe birden sahiptim

Resûlullah (s.a.v.) bu gazaya şiddetli sıcakta, uzun ve ıssız bir yolculuğa ve kalabalık bir düşmana karşı çıktı. Müslümanlar'a durumu açıkça bildirdi ki seferlerine hazırlansınlar; gidecekleri yeri de söyledi. O sırada Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte çok sayıda Müslüman vardı ve bunları kayıt altında tutan bir divan (kütük) yoktu.

Ka'b dedi ki: Geri kalmak isteyen ve bunun vahiy inmeksizin örtbas edileceğini sanan kimse azdı.

Resûlullah (s.a.v.) bu gazaya meyvelerin olgunlaştığı ve gölgelerin uzadığı bir mevsimde çıktı. Ben de meyvelere ve serinliğe son derece düşkündüm. Resûlullah (s.a.v.) ve beraberindeki Müslümanlar hazırlığa başladılar. Ben de her sabah hazırlanmak için çıkıyor, ama hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum; içimden "İstediğimde hazırlanabilirim" diyordum.

Bu gidip gelme hali uzadı; insanlar giderek ciddiye almaya başladılar. Nihayet Resûlullah (s.a.v.) ve yanındaki Müslümanlar sabah erkenden yola koyuldular; ben ise hiçbir hazırlık yapmamıştım. Yine çıkıp döndüm ve yine hiçbir şey bitiremedim. Böylece Müslümanlar hız kazandı ve gazanın üzerinden oldukça zaman geçti.

Bunun üzerine yetişmeye giderim diye niyetlendim; keşke gitseyidim, ama bu nasip olmadı.

Resûlullah (s.a.v.)'in gidişinin ardından insanların arasına çıktığımda içim sıkışıyordu; zira kendime örnek alabileceğim kimse göremiyordum; ancak münafık damgası yiyen biri ya da Allah'ın zaafından ötürü mazur saydığı biri olursa başka.

Resûlullah (s.a.v.) Tebük'e ulaşıncaya dek beni anmadı. Nihayet Tebük'te ashâbın arasında otururken "Ka'b b. Mâlik ne oldu?" diye sordu.

Benî Selime'den bir adam: "Yâ Resûlallah, onu (güzel) hırkası ve iki yanına bakması alıkoydu" dedi.

Muâz b. Cebel adama şöyle dedi: "Ne kötü söyledin! Yâ Resûlallah, Allah'a yemin olsun, biz ondan hayırdan başkasını bilmiyoruz.

Resûlullah (s.a.v.) sustular.

Bu sırada uzakta, serap içinde yitip giden beyaz giysili birini gördü ve şöyle dedi: "Ebû Hayseme olsun." Gerçekten de o, Ebû Hayseme el-Ensârî idi; münafıkların alaya almasına rağmen bir sâ' hurma tasadduk eden kişinin ta kendisiydi.

Ka'b b. Mâlik (devamla) şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v.)'in Tebük'ten geri dönmekte olduğu haberini alınca derinden sıkıntıya düştüm. Yalan uydurarak yarın öfkesinden nasıl kurtulabilirim diye düşünmeye, aile efrâdımdan akıllı herkesten yardım istemeye başladım.

Resûlullah (s.a.v.)'in geldiği haber verilince yanlış düşünceler içimden çekilip gitti ve anladım ki hiçbir şeyle kurtulamam. Doğruyu söylemeye karar verdim. O sabah Resûlullah (s.a.v.) geri döndü.

Resûlullah (s.a.v.)'in âdeti şöyleydi: Seferden geldiğinde önce mescide girer, orada iki rekât namaz kılar, sonra insanlarla otururdu.

Bunu yaptıktan sonra geride kalanlar —seksen küsur kişiydi— mazeretlerini sunmaya ve yemin etmeye başladılar. Resûlullah (s.a.v.) açıkladıklarını kabul etti, biat aldı, onlar için istiğfar etti ve sırlarını Allah'a bıraktı.

Nihayet ben geldim. Selam verince öfkeli bir gülümsemeyle güldü, sonra "Gel" dedi. Yürüyerek onun önüne oturdum. Bana: "Seni ne alıkoydu? Bineğini almamış mıydın?" dedi.

Dedim ki: "Yâ Resûlallah! Allah'a yemin olsun, eğer senden başka dünya ehlinden birinin yanında olsaydım, bir mazeretle öfkesinden kurtulabileceğimi umardım; üstelik tartışmaya da yetkim var. Lakin Allah'a yemin olsun, bugün sana yalan söyleyip seni razı etseydim, Allah'ın seni bana kızdıracağını çok iyi biliyorum. Eğer doğruyu söyleyip beni kınasan bile ben Allah'ın sonucunu hayırlı kılmasını umuyorum. Allah'a yemin olsun, hiçbir mazeretim yoktu. Allah'a yemin olsun, senden geri kaldığımda hiçbir zaman bu kadar güçlü ve varlıklı olmamıştım.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bu kişi doğru söyledi. Allah hakkında hükmünü verinceye kadar kalk.

Kalktım; Benî Selime'den bir grup peşime takıldı ve bana şunu söylediler: "Allah'a yemin olsun, bundan önce senden bir günah işlediğini bilmiyorduk. Geride kalanların Resûlullah (s.a.v.)'e ileri sürdüğü mazereti sen de ileri sürememekte aciz kaldın; Resûlullah (s.a.v.)'in senin için istiğfar etmesi günahına kefaret olurdu.

Allah'a yemin olsun, beni o kadar kınadılar ki Resûlullah (s.a.v.)'e geri dönüp kendimi yalanlamayı bile düşündüm. Sonra onlara şunu sordum: "Bu duruma benim gibi düşen başka biri var mı?

"Evet" dediler, "Seninle aynı duruma düşen iki kişi var; senin söylediğini söylediler, sana söylenenler onlara da söylendi.

"Kimler onlar?" dedim.

"Murâra b. Rebîa el-Âmirî ve Hilâl b. Ümeyye el-Vâkıfî" dediler.

Bana Bedir'e katılmış iki sâlih insanı zikrettiler; benim için örnek alınacak kimselerdi. Onları anınca (geri dönmekten vazgeçip) yoluma devam ettim.

Resûlullah (s.a.v.) Müslümanları, geride kalanlar içinden biz üç kişiyle konuşmaktan nehyetti. İnsanlar bizden uzak durdu ve tutumlarını değiştirdi; öyle ki içimde dünya başka bir hal aldı, tanıdık toprak artık tanımadığım bir yer gibi geldi. Bu halde elli gece geçirdik.

Arkadaşlarım boyun büküp evlerine kapanarak ağladılar. Ben ise içlerinde en genç ve en güçlü olanıydım. Dışarı çıkıyor, namazlara katılıyor, çarşılarda dolaşıyordum; ama kimse benimle konuşmuyordu.

Resûlullah (s.a.v.)'e gelir, namazdan sonra meclisindeyken selam verirdim; içimden "Selâmımı almak için dudaklarını kıpırdattı mı?" diye sorardım. Sonra yakınında namaz kılar, ona göz ucuyla bakardım. Namaza yöneldiğimde bana bakardı, ona yöneldiğimde ise yüzünü çevirirdi.

Müslümanların bu soğukluğu uzadıkça, amcaoğlum ve insanların bana en sevgilisi olan Ebû Katâde'nin bahçesinin duvarına tırmanıp içeri girdim. Selam verdim; Allah'a yemin olsun, selâmımı almadı.

Dedim ki: "Ey Ebû Katâde, seni Allah adına yemin ettiriyorum: Allah'ı ve Resûlü'nü sevdiğimi bilmiyor musun?" Sustular. Yine sordum, yine sustular. Yine sordum; bu sefer "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dedi.

Gözlerimden yaşlar boşandı; duvarı aşarak döndüm.

Medine çarşısında yürürken Şam'dan yiyecek satmaya gelmiş Nebatîlerden biri "Beni Ka'b b. Mâlik'e götürün" diye soruyordu. İnsanlar ona beni işaret etti; gelip Gassan melikinden bir mektup uzattı. Ben de okuryazar biriydim. Mektubu okudum; şöyle yazıyordu: "Amma ba'd: Dostunun seni dışladığını öğrendik. Allah seni zillet ve kaybolup gitme yurdunda yaratmadı; bize kat, seni ikram ve şerefle ağırlayalım.

Mektubu okuyunca "Bu da bir belâdır" dedim ve mektubu alıp tandıra attım ve yaktım.

Elli günün kırkı geçip vahiy gecikince Resûlullah (s.a.v.)'in elçisi geldi ve şöyle dedi: "Resûlullah (s.a.v.) sana eşinden ayrı durmanı emrediyor.

"Onu boşayayım mı, ne yapayım?" dedim.

"Hayır, yalnızca ayrı dur, ona yaklaşma" dedi.

Aynı haber arkadaşlarıma da iletildi. Ben de eşime "Ailenin yanına git, Allah bu işte hükmünü verinceye kadar onların yanında kal" dedim.

Hilâl b. Ümeyye'nin eşi Resûlullah (s.a.v.)'e gelip şöyle dedi: "Yâ Resûlallah, Hilâl b. Ümeyye yaşlı ve kimsesiz bir adam, hizmetçisi yok; ona hizmet etmeme razı değil misin?

"Hayır" buyurdu, "yalnız sana yaklaşmasın.

"Allah'a yemin olsun" dedi, "onda hiçbir hareket yok. Bu durumu başına geldiğinden bu yana durmadan ağlıyor.

Ailemden biri bana "Eşin için Resûlullah (s.a.v.)'den izin isteseydin ya, Hilâl b. Ümeyye'nin eşine hizmet için izin verdi" dedi.

"Hayır" dedim, "genç bir adam olarak Resûlullah (s.a.v.)'in ne diyeceğini bilemem.

Böylece on gece daha geçirdim ve konuşma yasağı konulduğundan itibaren toplam elli gece tamamlandı.

Ellinci gecenin sabahında evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Tam Allah Azze ve Celle'nin hakkımızda "yeryüzü genişliğiyle birlikte bize dar geldi ve canlarımız sıkıştı" diye tasvir ettiği haldeyken, Sel' tepesinin üzerinden bir seslenenin yüksek sesle "Ey Ka'b b. Mâlik, müjde!" diye bağırdığını işittim.

Hemen secdeye kapandım ve kurtuluşun geldiğini anladım.

Resûlullah (s.a.v.) sabah namazını kılınca Allah'ın tövbemizi kabul ettiğini insanlara ilan etti. Müjdeciler her tarafa koştu; arkadaşlarıma müjdeciler gitti, benim yanıma ise bir adam atını koşturarak geldi. Eslem kabilesinden bir kişi de yaya koşarak geldi ve dağa çıktı; sesi attan daha hızlı yetişti.

Sesini işittiğim müjdecim yanıma gelince üstümdeki iki elbiseyi çıkarıp ona giydirdim; o gün başka elbisem yoktu. Sonra ödünç iki elbise giydim ve Resûlullah (s.a.v.)'e yöneldim. İnsanlar bölük bölük karşıma çıkıyor, tövbemin kabulü dolayısıyla tebrik ediyorlar, "Allah'ın tövbeni kabul etmesi sana kutlu olsun" diyorlardı.

Mescide girdiğimde Resûlullah (s.a.v.) insanların ortasında oturuyordu. Talha b. Ubeydullah yerinden fırladı, koşarak geldi, benimle musafaha etti ve tebrik etti. Allah'a yemin olsun, Muhâcirler'den ondan başka hiç kimse ayağa kalkmadı. Ka'b bu iyiliği Talha'dan hiç unutmadı.

Ka'b dedi ki: Resûlullah (s.a.v.)'e selam verdiğimde yüzü sevinçten parlıyordu ve şöyle buyurdu: "Annen seni doğurduğundan bu yana yaşadığın günlerin en hayırlısının müjdesiyle müjdele!"

"Bu senden mi yâ Resûlallah, yoksa Allah'tan mı?" dedim.

"Hayır, Allah'tan" buyurdu. Resûlullah (s.a.v.) sevinçli olduğunda yüzü aydınlanırdı; sanki yüzü bir parça ay gibi parlardı. Biz bunu tanırdık.

Huzuruna oturunca dedim ki: "Yâ Resûlallah, tövbemin gereği olarak malımı Allah'a ve Resûlü'ne sadaka olarak vermek istiyorum.

Resûlullah (s.a.v.): "Malından bir kısmını yanında tut, bu senin için daha hayırlıdır" buyurdu.

"O hâlde Hayber'deki payımı yanımda tutacağım" dedim.

Dedim ki: "Yâ Resûlallah, Allah beni doğrulukla kurtardı; tövbemin bir gereği olarak hayatta olduğum müddetçe yalnızca doğruyu söyleyeceğim.

Allah'a yemin olsun, bunu Resûlullah (s.a.v.)'e söylediğimden bu güne kadar Allah'ın bu hususta beni nimetlendirdiği kadar başka hiçbir Müslümanı doğruluk konusunda nimetlendirdiğini bilmiyorum. O günden bu yana bilerek tek bir yalan söylemedim; geri kalan ömrümde de Allah'ın beni korumasını umuyorum.

Allah Azze ve Celle şu âyetleri indirdi:

"And olsun, Allah Peygamber'in, güçlük saatinde ona uyan Muhâcirlerin ve Ensâr'ın tövbesini kabul etti. İçlerinden bir grubun kalpleri neredeyse eğrilecekti; sonra Allah onların tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, onlara karşı çok şefkatli ve merhametlidir. (Allah) geride bırakılan üç kişinin de (tövbesini kabul etti). Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi ve canları sıkıştı…"

Ta şu âyete kadar:

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla birlikte olun." (et-Tevbe 9/117-119)

Ka'b şöyle dedi: Allah'a yemin olsun, Allah beni İslam'a hidayet ettiğinden bu yana bana ihsan ettiği nimetlerin hiçbiri, Resûlullah (s.a.v.)'e doğruyu söylemem kadar benim nazarımda büyük olmadı; yalan söylemiş olsaydım, yalan söyleyenlerin helak olduğu gibi helak olurdum. Allah, yalan söyleyenler hakkında vahiy indirdiğinde kimse için söylemediği en ağır sözü söyledi. Allah şöyle buyurdu:

"Onlar, (seferden) döndüğünüzde Allah'a yemin edecekler ki onları bırakasınız. Onları bırakın; çünkü onlar pistir, kazandıklarına karşılık varacakları yer cehennemdir. Razı olasınız diye size yemin edecekler. Siz onlardan razı olsanız bile Allah fasıklar topluluğundan razı olmaz." (et-Tevbe 9/95-96)

Ka'b dedi ki: Biz, o üç kişi olarak, Resûlullah (s.a.v.)'in tövbelerini kabul ettiği, biat aldığı ve istiğfar ettiği kimselerin gerisinde bırakıldık. Allah, biz üçümüzün hakkında hükmünü erteledi. "Geride bırakılan üç kişi" ifadesiyle Allah'ın kastettiği şey gazadan geri kalmamız değil; bizi, yemin edip özür dilemiş olanların gerisinde tutması ve hakkımızdaki hükmü ertelemesiydi.

Bu hadisi bana Muhammed b. Râfi' de rivayet etti; bize Huceyb. el-Müsennâ rivayet etti; bize Leys, Ukay'l'den, o da İbn Şihâb'dan Yûnus'un Zührî'den olan isnâdıyla aynı şekilde nakletti.

64

Abu Bakr b. Abi Shayba and Ishaq b. Ibrahim narrated to us, both from Hatim. Abu Bakr said: Hatim b. Ismail al-Madani narrated to us from Ja'far b. Muhammad, who narrated from his father, who said:

"We entered upon Jabir b. Abdullah. He asked who had come in. When my turn came, I said: 'I am Muhammad b. Ali b. Husayn.' He reached out with his hand to my head, undid my upper button, then my lower button, and placed his palm between my chest (between my breasts). I was a young boy at the time. He said: 'Welcome, O son of my brother! Ask whatever you wish.' So I asked him. He was blind. When the time for prayer came, he wrapped himself in a piece of cloth and stood up to pray. The cloth was small, so whenever he placed it on his shoulders, its two ends fell back. His robe was hanging on a peg nearby. He led us in prayer. I then said to him: 'Tell me about the Hajj of the Messenger of Allah (peace be upon him).' Jabir made a sign with his hand indicating nine, and said

'The Messenger of Allah (peace be upon him) remained (without performing Hajj) for nine years, then in the tenth year he announced to the people that he would perform Hajj. Thereupon a great number of people came to Medina — all of them seeking to follow the Messenger of Allah (peace be upon him) and wishing to act as he acted. We then set out with him. When we reached Dhu al-Hulayfa, Asma' bint Umays gave birth to Muhammad b. Abi Bakr, and she sent word to the Messenger of Allah (peace be upon him) asking what she should do. The Prophet (peace be upon him) replied: "Bathe yourself, bind a cloth around yourself, and enter ihram." The Messenger of Allah (peace be upon him) then prayed in the mosque there, then mounted al-Qaswa'. When his she-camel carried him to the open plain of al-Bayda', I saw before me, as far as my eye could see, riders and those on foot — and the same number to his right, to his left, and behind him. The Messenger of Allah (peace be upon him) was in our midst; the Quran was being revealed to him, and he knew its interpretation. Whatever he did, we did likewise. He then raised his voice in the declaration of tawhid

"Labbayk Allahumma labbayk! Labbayk la sharika laka labbayk! Inna al-hamda wa al-ni'mata laka wa al-mulk, la sharika lak!

(Here I am, O Allah, here I am! Here I am, You have no partner, here I am! Verily all praise and grace is Yours, and the dominion too — You have no partner!)

The people recited the talbiya they had been reciting. The Messenger of Allah (peace be upon him) said nothing to them about this, and he continued with his own talbiya. At that time, we only intended Hajj — we had no knowledge of Umra (combined with Hajj).

When we arrived with him at the House (Ka'ba), he touched the rukn (the Black Stone corner) and performed tawaf: three circuits at a hurried pace (raml) and four at a walking pace. He then went to the Station of Ibrahim (Maqam Ibrahim) and recited: "And take the Station of Ibrahim as a place of prayer." (Al-Baqara, 2:125) He placed the Maqam between himself and the House. — My father used to say that in those two rak'ats, he (the Prophet) recited Surah al-Ikhlas and Surah al-Kafirun. I do not think my father would have said this without having heard it from the Prophet (peace be upon him). —

He then returned to the rukn and touched it again. Then he went out through the gate to Safa. As he drew close to Safa, he recited: "Indeed, Safa and Marwa are among the symbols of Allah." (Al-Baqara, 2:158) And he said: "I begin with what Allah began with," and started with Safa. He climbed up it, and when the House came into view, he faced the qibla, proclaimed the oneness of Allah (tawhid), and said the takbir. Then he said:

"La ilaha illa Allah wahdahu la sharika lah. Lahu al-mulku wa lahu al-hamdu wa huwa 'ala kulli shay'in qadir. La ilaha illa Allah wahdah. Anjaza wa'dah wa nasara 'abdah wa hazama al-ahzaba wahdah.

(There is no god but Allah alone, He has no partner. To Him belongs the dominion and to Him belongs all praise, and He has power over all things. There is no god but Allah alone. He fulfilled His promise, gave victory to His servant, and routed the confederates alone.)

He then supplicated and repeated these words three times. Then he descended toward Marwa. When his feet reached the bottom of the valley, he walked briskly. When his feet rose from the valley, he resumed his normal pace. He eventually reached Marwa and did on Marwa the same as he had done on Safa.

When he was completing his final circuit on Marwa, he said: "Had I known at the outset what I know now, I would not have brought a sacrificial animal (hady) and would have made this a Umra. So whoever among you does not have a hady, let him exit ihram and make it an Umra." Suraqa b. Malik b. Ju'shum stood up and asked: "O Messenger of Allah, is this for this year of ours only, or forever?" The Messenger of Allah (peace be upon him) interlocked his fingers and said three times: "Umra has entered into Hajj — no, it is forever!"

Ali (may Allah be pleased with him) came from Yemen with the sacrificial camels of the Messenger of Allah (peace be upon him), and found Fatima (may Allah be pleased with her) among those who had exited ihram. She was wearing dyed clothing and had applied kohl to her eyes. Ali disapproved of what she had done, but Fatima said: "My father ordered me to do this." Ali would say when in Iraq: "I went to the Messenger of Allah (peace be upon him) to question him and verify what Fatima had said, and I informed him that I disapproved of what she had done. He said: 'She has spoken the truth, she has spoken the truth. What did you say when you entered ihram for Hajj?' I replied: 'O Allah, I intend what Your Messenger has intended.' He said: 'I have a hady with me; do not exit ihram.'"

The total of the sacrificial camels that Ali had brought from Yemen and those the Prophet (peace be upon him) had brought with him was one hundred. Then all the people exited ihram and trimmed their hair, except for the Prophet (peace be upon him) and those who had sacrificial animals (hady) with them.

When the Day of Tarwiya (8th of Dhu al-Hijja) came, they set out toward Mina and entered into the intention for Hajj. The Messenger of Allah (peace be upon him) rode his animal. At Mina, he prayed Dhuhr, Asr, Maghrib, Isha', and Fajr. He then waited a while until the sun rose, and ordered that a tent of (woven) hair be set up for him at a place called Namira. The Messenger of Allah (peace be upon him) then set off. The Quraysh had no doubt that he would stop at al-Mash'ar al-Haram, as they had done in the pre-Islamic period (Jahiliyya). But the Messenger of Allah (peace be upon him) passed it and continued to Arafat, where he found his tent had been set up at Namira, and he alighted there

When the sun passed the meridian (zawwal), he ordered al-Qaswa' to be prepared and a saddle to be put on her. He then went to the valley of Urana and addressed the people in a sermon, saying:

"Verily, your blood and your wealth are sacred to one another, just as this day of yours, in this month of yours, in this land of yours is sacred. Take heed! Everything belonging to the affairs of Jahiliyya is placed under my feet (i.e., abolished). The blood feuds of the Jahiliyya are abolished. The first blood feud I abolish is that of Ibn Rabi'a b. al-Harith — Ibn Rabi'a was being nursed among the Banu Sa'd when he was killed by the tribe of Hudhayl. The usury (riba) of the Jahiliyya is also abolished. The first usury I abolish is our own — that of Abbas b. Abd al-Muttalib; it is all abolished entirely

Fear Allah regarding women. For you have taken them as a trust from Allah, and you have made them lawful to yourselves by the word of Allah. Your right over them is that they should not permit anyone you dislike to tread upon your bedding. If they do so, then strike them in a manner that is not severe. Their right over you is that you provide them with their food and clothing in a fitting manner.

I have left among you something to which, if you hold fast, you will never go astray: the Book of Allah. I will be asked (about it) — so what will you say?"

The companions replied: "We bear witness that you have conveyed (the message), fulfilled your duty, and given sincere counsel." Thereupon he raised his index finger to the sky and pointed it toward the people, saying three times: "O Lord, bear witness! O Lord, bear witness!"

He then called the adhan, then the iqama, and prayed Dhuhr. Then (after another) iqama, he prayed Asr. He prayed no other prayer between them. He then mounted his animal and came to the place of wuquf (standing). He turned al-Qaswa's chest toward the rocky ground, made the gathering place of those on foot in front of him, faced the qibla, and remained in wuquf until the sun set. The yellow (of the sunset) had begun to fade slightly, and finally the entire disc of the sun disappeared.

The Messenger of Allah (peace be upon him) then took Usama behind him on his mount and set off. He had drawn al-Qaswa's reins in so tightly that her head was nearly touching the saddle pad. With his right hand he gestured to the people saying: "O people! Calmly, calmly!" Whenever he came to a sandy hill, he would slightly slacken the reins until she climbed it, then tighten them again. He eventually reached Muzdalifa, and there he prayed Maghrib and Isha' together with one adhan and two iqamas, and prayed no voluntary prayer between them. He then lay down until the break of dawn. When dawn brightened, he prayed Fajr with one adhan and one iqama.

He then mounted al-Qaswa' and came to al-Mash'ar al-Haram. He faced the qibla, supplicated to Allah, said the takbir, said la ilaha illa Allah (tahlil), and declared His oneness (tawhid). He remained in wuquf there until it became fully daylight. Then, before the sun had risen, he set off, and he took al-Fadl b. Abbas behind him on his mount. Al-Fadl was a man with beautiful hair, fair-skinned and handsome. When the Messenger of Allah (peace be upon him) set out, a group of women passed by running alongside. Al-Fadl began to look at them. The Messenger of Allah (peace be upon him) placed his hand over al-Fadl's face. Al-Fadl then turned his face to the other side and began to look. The Messenger of Allah (peace be upon him) then moved his hand to the other side and covered al-Fadl's face, while al-Fadl turned to look. He eventually reached Batn Muhassir and urged his mount a little faster. He then took the middle road that leads to the major Jamra (al-Jamra al-Kubra). He reached the Jamra that is beside the tree and threw seven small pebbles at it — pebbles the size of small stones used in slingshots — casting them from the bottom of the valley and saying the takbir with each one.

He then went to the place of sacrifice and slaughtered sixty-three camels with his own hand. He gave the knife to Ali, who slaughtered the remainder. He made Ali a partner in his hady (sacrificial offering). He then ordered that a piece be taken from each camel; these were put in a pot and cooked. Both of them ate from the camel meat and drank from the broth.

The Messenger of Allah (peace be upon him) then departed from there and went to the House (Ka'ba). In Mecca he prayed Dhuhr. He then went to the Banu Abd al-Muttalib, who were drawing water from the Zamzam well, and said to them: "O Banu Abd al-Muttalib! Draw the water (for the pilgrims). Were it not for the fear that people would overpower you in this (i.e., take this honor from you), I would draw water alongside you." They offered him a bucket of water, and the Messenger of Allah (peace be upon him) drank from it.'"

65

Bize Habbân b. Mûsâ rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdullah b. Mübârek haber verdi. (Dedi ki): Bize Yûnus b. Yezîd el-Eylî haber verdi. H. Bize İshâk b. İbrâhîm el-Hanzalî, Muhammed b. Râfi' ve Abd b. Humeyd da rivayet ettiler. İbn Râfi': Bize rivayet etti, dedi; diğer ikisi ise: Bize haber verdi, dediler. (Dediler ki:) Bize Abdürrezzâk haber verdi. (Dedi ki:) Bize Ma'mer haber verdi.

Hadîsin siyâkı, Abd ile İbn Râfi'in rivayetinden Ma'mer'in hadîsidir. Yûnus ile Ma'mer ikisi birden Zührî'den rivâyet ettiler. (Zührî dedi ki:) Bana Saîd b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Alkame b. Vakkâs ve Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes'ûd, Nebî (Sallallahu aleyhi ve sellem)'in zevcesi Âişe'nin hadîsinden —iftira ehlinin kendisine söyledikleri sözler ve Allah'ın onu bunlardan berî kılması hakkında— bana rivâyet ettiler. Bunların her biri hadîsinin bir bölümünü bana rivayet etti; kimisi diğerinden hadîsi daha iyi bellemiş ve daha sağlam nakletmiştir. Ben bunların her birinden rivayet ettiği hadîsi bellemiş bulunmaktayım; bir kısmının hadîsi diğerini doğrulamaktadır

Şunu zikrederler ki: Nebî (Sallallahu aleyhi ve sellem)'in zevcesi Âişe şöyle dedi: "Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir sefere çıkmak istediğinde hanımları arasında kur'a çekerdi; kimin adına kur'a çıkarsa onu yanında götürürdü.

Âişe dedi ki: "Bir gazâda aramızda kur'a çekti ve benim adıma kur'a çıktı; Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte çıktım. Bu, hicâb âyeti indikten sonra idi; hevdecimin içinde taşınıyor ve içinde konaklatılıyordum.

Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) gazâsını tamamlayıp döndüğümüzde ve Medîne'ye yaklaştığımızda bir gece hareket emri verildi. Ben hareket emri verilince kalktım ve orduyu geçinceye kadar yürüdüm. İhtiyacımı giderdikten sonra deveme döndüm, göğsüme dokundum; Zafâr akiğinden yapılmış gerdanlığım kopmuştu.

Geri dönerek gerdanlığımı aradım; onu aramak beni alıkoydu. Benim için yükü hazırlayanlar gelip hevdecimi kaldırdılar, bindiğim devenin sırtına koydular; içimde olduğumu sanıyorlardı.

Dedi ki: "O zamanlar kadınlar hafif yapılıydı, şişmanlamamışlardı, etlenmemişlerdi; yalnızca az bir şey yiyorlardı. Bu yüzden hevdeci yüklediklerinde ve kaldırdıklarında onun ağırlığını yadırgamadılar. Ben de genç yaşta bir kızdım; deveyi gönderdiler ve yürüdüler.

"Ordu gittikten sonra gerdanlığımı buldum; onların konaklamalarına geldim, ama ne çağıran ne de cevap veren vardı; kaldığım yere gittim. Ordunun beni arayıp geri döneceğini sandım.

Yerimde otururken gözlerim kapandı ve uyudum. Sülemî, sonra Zekvânî olan Safvân b. Muattal ordunun arkasında geceleyin konakladı, seher vakti yola çıkmıştı; sabahleyin benim bulunduğum yere geldi, uyuyan bir insan karaltısı gördü; yanıma geldi, beni görünce tanıdı; hicâb bana örtülmeden önce beni görmüştü. Beni tanıyınca istircâını okuyarak sesini yükseltmesiyle uyandım.

Cilbabımla yüzümü örttüm. Allah'a yemin olsun, istircâından başka ne bana bir kelime söyledi ne de ondan bir kelime işittim; devesini çöktürdü, ön ayağının üzerine bastı, bindim; deveni yederek beni götürdü, öğlenin tam kavurucu sıcağında konaklamış olan orduya ulaştık.

Benim hakkımda helâk olan helâk oldu; iftirânın büyük kısmını yüklenen Abdullah b. Übeyy b. Selûl'dü. Medîne'ye geldik; Medîne'ye geldiğimde bir ay hastalandım. İnsanlar iftira ehlinin sözlerini yayıyordu, ben bunlardan hiçbir şeyden haberdar değildim; fakat bu durum beni hastalandığımda rahatsız ediyordu.

Hastalandığımda Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)'den gördüğüm lütuf ve şefkati artık göremiyordum; yalnızca giriyor, selam verip 'Nasılsınız?' diyordu.

Bu beni rahatsız ediyordu; fakat iyileşinceye kadar kötülüğün farkına varamadım. İyileştikten sonra Mısrâ' tarafına —ki orası bizim abdest bozma yerimizdi— Mıstah'ın annesiyle birlikte çıktım; yalnız geceleri geceleri çıkardık.

Bu, evlerimizin yakınında helâ edinmezden önceydi; durumumuz ilk devir Araplarının durumu gibiydi, helâları evlerimizin yanına kurmaktan rahatsız olurduk.

Ben ve Mıstah'ın annesi —ki o, Abdümenâf oğlu Muttalib'in oğlu Ebû Rühm'ün kızıdır; annesi ise Amr'ın oğlu Sahr'ın kızıdır, Ebû Bekr es-Sıddîk'ın teyzesidir; oğlu ise Mıstah b. Üsâse b. Abbâd b. Muttalib'dir— yürüdük.

Ben ile Ebû Rühm'ün kızı işimizi bitirince evime döndük; Mıstah'ın annesi ridasına takılıp tökezledi ve şöyle dedi: 'Mıstah'ın canı çıksın!

Kendisine dedim ki: 'Ne kötü bir söz söyledin! Bedir'e katılmış bir adamı mı sövüyorsun?'

'Ey aptalcım!' dedi, 'söylediğini duymadın mı?'

'Ne dedi?' dedim.

Bunun üzerine bana iftira ehlinin sözlerini anlattı.

Hastalığıma hastalık daha eklendi. Evime döndüğümde Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) içeri girdi, selam verdi, sonra 'Nasılsınız?' dedi.

'Anneme babama gitmeme izin verir misin?' dedim.

O sırada haberi onlardan doğrulamak istiyordum.

Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bana izin verdi; anneme babama gittim. Anneme 'Ey anneciğim, insanlar ne konuşuyor?' dedim.

Annem dedi ki: 'Ey yavrucuğum, kendini üzme; Allah'a yemin olsun, bir erkeğin yanında sevilen güzel bir kadın olup da co-kadınları bulunan pek az kadın vardır ki co-kadınları onun aleyhine çok şey söylememiş olsun.

Dedim ki: 'Sübhânallah! İnsanlar bunu gerçekten mi konuşuyor?'

O gece sabaha kadar ağladım; gözyaşım durmadı, gözlerime uyku girmedi; sonra sabahleyin de ağladım.

Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) vahiy gecikinince Ali b. Ebî Tâlib ile Üsâme b. Zeyd'i çağırdı, ailesini boşama konusunda onlara danıştı.

Üsâme b. Zeyd, ailesinin berâeti hakkında bildiğini ve onlar için içinde beslediği sevgiyi dile getirerek Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)'e şunu tavsiye etti: 'Yâ Resûlallah! Onlar senin ailendirler; biz ancak hayır bildik.'

Ali b. Ebî Tâlib ise dedi ki: 'Allah seni sıkıştırmadı; onun dışında pek çok kadın var. Cariyeye sorarsan sana doğruyu söyler.

Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Berîre'yi çağırdı ve 'Ey Berîre! Âişe'den seni şüphelendiren bir şey gördün mü?' dedi.

Berîre ona dedi ki: 'Seni hak ile gönderene yemin olsun, şimdiye kadar ondan kınadığım bir şey görmedim; yalnızca genç bir kız olduğu için ailesinin hamurunun başında uyuyor, ev hayvanı geliyor ve onu yiyor.

Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) minbere çıktı ve Abdullah b. Übeyy b. Selûl'den şikâyetini dile getirdi.

Dedi ki: Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) minber üzerinde iken şöyle buyurdu: 'Ey Müslümanlar topluluğu! Ev halkım hakkında bana eziyet eden bir adamın şerrinden beni kim mazur kılacak? Allah'a yemin olsun, ailem hakkında ancak hayır bildim; yanında bir de bir erkekten söz ettiler ki onun hakkında da ancak hayır bildim; o, yanıma gelmediği sürece aileme girmezdi.

Sa'd b. Muâz el-Ensârî ayağa kalktı ve dedi: 'Ben seni ondan kurtarırım, yâ Resûlallah! Eğer Evs'ten ise boynunu vuralım; eğer Hazrec kardeşlerimizden ise emret, emrini yerine getirelim.

Dedi ki: Bunun üzerine Hazrec'in efendisi Sa'd b. Ubâde ayağa kalktı; o sâlih bir adamdı, fakat taraftarlık gayreti onu coşturdu; Sa'd b. Muâz'a şöyle dedi: 'Yalan söyledin! Allah'ın ömrüne yemin olsun, onu öldüremezsin ve öldürmeye de gücün yetmez.

Üseyd b. Hudayr —ki Sa'd b. Muâz'ın amcaoğludur— kalktı ve Sa'd b. Ubâde'ye şöyle dedi: 'Yalan söyledin! Allah'ın ömrüne yemin olsun, onu mutlaka öldüreceğiz; sen münafıksın, münafıkları savunuyorsun!

Bunun üzerine Evs ve Hazrec kabileleri ayağa fırladılar, neredeyse birbirleriyle çarpışacaklar; Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ise minber üzerinde duruyor. Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) sürekli onları yatıştırdı; susuncaya kadar. O da sustu.

Dedi ki: O gün ağladım; gözyaşım durmadı, gözüme uyku girmedi; ertesi gece de ağladım, gözyaşım durmadı, gözüme uyku girmedi.

Anam babam, ağlamanın ciğerimi parçalayacağını sanıyorlardı.

Onlar yanımda otururken ben ağlıyordum; Ensardan bir kadın içeri girmek için izin istedi, ona izin verdim; o da oturup ağlamaya başladı.

Bu hâl üzere iken Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) içeri girdi, selam verdi, sonra oturdu.

Dedi ki: Hakkımda söylenenler söylendiğinden bu yana yanımda oturmamıştı; bir ay olmuştu, hakkımda kendisine hiçbir şey vahyedilmemişti.

Dedi ki: Oturunca Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şehâdet getirdi, sonra şöyle dedi: 'Amma ba'd, yâ Âişe! Hakkında şöyle şöyle şeyler bana ulaştı. Eğer temiz isen Allah seni berî kılacaktır; eğer bir günaha bulaştıysan Allah'tan bağışlanma dile ve O'na tövbe et; zira kul günahını itiraf edip tövbe ettiğinde Allah da onun tövbesini kabul eder.

Dedi ki: Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) sözünü bitirince gözyaşım kesildi; artık bir damla bile hissetmiyordum.

Babama 'Benim adıma Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)'e cevap ver' dedim.

Dedi ki: 'Allah'a yemin olsun, Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)'e ne söyleyeceğimi bilmiyorum.

Anneme 'Benim adıma Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)'e cevap ver' dedim.

Dedi ki: 'Allah'a yemin olsun, Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)'e ne söyleyeceğimi bilmiyorum.

Dedim ki: 'Ben genç yaşta bir kızım, Kur'ân'dan pek çok şey okuyamam. Allah'a yemin olsun, bunu duyduğunuzu ve içinize yerleşip inandığınızı anladım. Eğer size temizim desem —Allah benim temiz olduğumu bildiği hâlde— beni tasdik etmeyeceksiniz; eğer —Allah benim temiz olduğumu bildiği hâlde— bir şeyi itiraf etsem, beni tasdik edeceksiniz.

Allah'a yemin olsun, benim için de sizin için de Ebû Yûsuf'un dediği gibi bir örnek bulmaktayım: Güzel bir sabır; söylediklerinize karşı yardım istenecek ancak Allah'tır.

Dedi ki: Sonra dönüp yatağıma uzandım.

Dedi ki: Allah'a yemin olsun, o sırada temiz olduğumu ve Allah'ın beni berâet ettireceğini biliyordum; ancak hakkımda okunacak bir vahyin ineceğini asla düşünmemiştim; kendi işim benim gözümde Allah'ın hakkımda söylenecek ve okunacak bir şey indirmesine değmeyecek kadar küçüktü; fakat Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)'in rüyasında Allah'ın beni berî kılacağı bir rüya görmesini umuyordum.

Dedi ki: 'Allah'a yemin olsun, Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) oturduğu yerden kalkmamıştı ve ev halkından kimse çıkmamıştı ki Allah Azze ve Celle nebîsine vahyetti.

Vahiy sırasında olduğu gibi sıkıntı onu aldı; soğuk bir günde inci gibi terler akıyordu, üzerine inen sözün ağırlığından.

Dedi ki: Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)'den bu hâl geçince gülerek şöyle dedi: "Müjde yâ Âişe! Allah seni berî kıldı.

Annem bana dedi ki: 'Kalk, ona git.

Dedim ki: 'Allah'a yemin olsun, ona kalkmam; yalnızca Allah'a hamdederim; O, berâetimi indirdi.

Dedi ki: Allah Azze ve Celle şu âyeti indirdi: 'İftirâyı getirenler içinizden bir topluluktur…' on âyet; Allah Azze ve Celle bu âyetleri berâetim olarak indirdi.

Dedi ki: Ebû Bekr —Mıstah'a yakınlığı ve fakirliği sebebiyle nafaka verirdi— 'Allah'a yemin olsun, Âişe hakkında söylediklerinden sonra ona hiçbir şey vermeyeceğim' dedi. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle şu âyeti indirdi: 'İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar, yakınlara, yoksullara… vermeyeceklerine yemin etmesinler' — 'Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz?' kısmına kadar.

Habbân b. Mûsâ dedi ki: Abdullah b. Mübârek şöyle dedi: Bu, Allah'ın kitabındaki en ümit verici âyettir. Ebû Bekr 'Allah'a yemin olsun, Allah'ın beni bağışlamasını severim' dedi; Mıstah'a verdiği nafakayı tekrar iade etti ve 'Onu ondan hiçbir zaman kesmeyeceğim' dedi.

Âişe dedi ki: Resûlullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Nebî (Sallallahu aleyhi ve sellem)'in zevcesi Zeyneb binti Cahş'a benim hakkımda 'Ne biliyorsun, ne gördün?' diye sormuştu. Zeyneb 'Yâ Resûlallah! Kulağımı ve gözümü koruyorum; Allah'a yemin olsun, ancak hayır bildim' dedi. Âişe dedi ki: O, Nebî (Sallallahu aleyhi ve sellem)'in zevceleri arasında benimle boy ölçüşen birisiydi; Allah onu takvâsıyla korudu. Kız kardeşi Hamne binti Cahş ise onun adına mücadele etmeye başladı ve helâk olanlarla birlikte helâk oldu

Zührî dedi ki: İşte bu kişiler hakkında bize ulaşan budur. Yûnus'un hadîsinde ise 'gayreti onu taşırdı' denilmiştir.

66

Bize Abdullah b. Abdurrahmân ed-Dârimî rivayet etti; bize Ebü'l-Yemân, Şuayb'dan, o Zührî'den naklen haber verdi; bana Saîd b. Müseyyeb ve Ebû Seleme b. Abdurrahmân haber verdi: Ebû Hüreyre şöyle dedi: "Siz, Ebû Hüreyre'nin Allah Resûlü'nden (sallallahu aleyhi ve sellem) çok hadis rivayet ettiğini söylüyorsunuz." Hadisin geri kalanı, onların rivayetinin benzerindedir.

67

Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. Ala' rivayet ettiler. (Dedilerki): Bize Ebû Usâme, Hişâm b. Urve'den, o da babasından, o da Âişe'den naklen rivayet etti. (Şöyle demiş): Benim haberim yokken hakkımda söylenenler söylendiği vakit Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hutbe okumak üzere ayağa kalktı da, teşehhüd getirdi. Allah'a ehil olduğu şekilde bamdü senada bulundu. Sonra şunu söyledi: «Bundan sonra! Bana zevcemi itham eden bir takım insanlar hakkında düşüncenizi söyleyin. Allah'a yemin ederim ki, ben ailemden hiç bir kötülük bilmem. Onları kiminle itham ettiler. Vallahi o zât hakkında hiç bîı kötülük bilmem. Benim evime ben yanında olmaksızın hiç girmemiştir. Ne zaman bir sefere gidersem, o da benimle beraber gitmiştir...» Râvî hadîsi kissasıyle nakletmiştir. Bu hadîsde şu da vardır: «Gerçekten Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) evime girerek cariyeme sordu. o da: — Vallahi onun hiç bir kusurunu bilmem. Şu kadar var kî, uyuklar. Hattâ koyun girerek hamurunu yerdi. (Râvî Hişam acîn mi dedi, hamîr mi şekketmiştir.) Bunun üzerine cariyeyi arkadaşlarından biri azarladı ve: — Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e doğruyu söyle, dedi. Nihayet cariyeye meseleyi açıkladılar. Câriye : — Subhânallah! Vallahi onun namına kuyumcu kırmızı altın külçesi için neyi biliyorsa, ben de onu bilirim, dedi. Bu mesele, hakkında dedikodu edilen adamın kulağına vardı. O da : — Sübhanallah! Vallahi ben hiç bir kadın elbisesi açmadım, dedi. Aişe: Bu zât Allah yolunda şehid olarak öldürüldü, demiş.» Yine bu hadîsde şu ziyâde vardır: «İftirayı dile dolayanlar Mistah, Hımne ve Hassan idiler. Münafık Abdullah b. Ubey'ye gelince bu meseleyi o kurcalıyor, o topluyordu. Onun büyük kısmını üzerine alan kendisi İle Hımne'dir.»

68

Bana Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dediki): Bize Affan rivayet etti. (Dediki): Bize Hammad b. Seleme rivayet etti. (Dediki): Bize Sabit, Enes'den naklen haber verdiki: Bir adam Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in Ümmü Veled câriyesiyle itham olunuyormuş. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Alî'ye: «Git şunun boynunu vuruver!» buyurmuşlar. Alî o adama gitmiş. Bir de bakmış ki, bir kuyunun içinde serinliyor. Alî ona: — Çık! demiş ve elinden tutarak çıkarmış ve görmüş ki, adam mecbubdur. Âleti yoktur. Alî hemen ondan vaz geçmiş. Sonra Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e gelerek: — Yâ Resûlallah! O adam mecbubmuş. Onun âleti yok, demiş. İzah: Yerinde de görüldüğü vecihle Ümmü Veled sahibinin döl almak için ayırdığı câriyedir. Böyle bir câriye hürriyetini kazanmaya yaklaşmış demektir. Mecbub: Tenasül uzvu (penisi) kesilmiş erkektir. Kaadi İyâd diyor ki: «Allah Teâlâ, Nebiinin haremini böyle bir şeyden tenzih etmiştir. Buradaki öldürme emri de hakikattir. Çünkü Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) o adamı câriyesi ile konuşmaktan men etmişti. O buna muhalefet edince ölüme müstehak olmuştur. Yahut Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bundan eziyet duymuştur. Buna eziyet etmek ise küfürdür. Katli icâb eder. Maamafih katilden hakikat mânâ kastedilmemiş de olabilir. Bu takdirde Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) o adamın mecbûb olduğunu bilirmiştir. Hz. Alî'ye onu öldürmesini emir buyurması hâli meydana çıksın da, töhmet ortadan kalasın diyedir.» Bâzıları bu adamın münafık olması ihtimâlinden bahsetmiş ölümü başka bir yoldan hak etmiş olabileceğini söylemişlerdir